16 Kasım 2009 Pazartesi

Kapitalizm yeni yasasi H1 N1.


Kapitalizmde kişinin yaşam hakkı hangi sınıfa mensup olduğuyla belirlenir. Eğer işçi sınıfının bir üyesiyse her gün binlerce kişi kapitalizme kurban gider. Zira kapitalizm kârını yoksulların kanını içerek büyütür. Her gün değişik alanlarda yaşanan onlarca, yüzlerce ölümün dolaysız sorumlusu, insan merkezli bakışa sahip olmayan sermaye iktidarıdır. Otomobil tekellerinin aşırı kâr hırsı trafik “canavarı”nı doğurur. Emekçilerin yaşadığı ekonomik buhranın 3. sayfaya yansıyan cinnet haberleri yine bu aynı kâr sevdasının ürünüdür. Tersanelerde kum torbası yerine kullanılan tersane işçisinin de, kot kumlama nedeniyle silikozis hastalığından ölen işçinin de, madenlerde, fabrikalarda, atölye ve değişik sektörlerde yaşanan işçi katliamlarının sorumlusu da yine bu düzendir. Kirli savaşlarda, hastalıklarda, doğal afetlerde ölen yine emekçiler, öldüren yine kapitalizmdir.

Doğayı tahrip ederek, doğal ve iklimsel dengeyi sarsan, gıdaların genetiği ile oynayarak yeni hastalıkların “piyasaya” çıkmasına neden olan, nükleer birtakım denemelerle ölüm kusan yine kapitalizmdir.

İnsanlığı, bir avuç asalağın sefil çıkarlarına feda eden sermaye egemenliği, biyolojik (savaşlarda) bazı müdahalerde de yeni virüslerin ve hastalıkların çıkmasına neden olmaktadır. Çin’de başlayan öldürücü SARS virüsünden mutasyona uğrayarak kuş gribine, sonrasında ise domuz gribine dönüşen hastalıklar silsilesi işte bu biyolojik savaşların yarattığı ölümcül hastalıklardır. Tamamen ilaç tekellerinin kârını katlamayı amaçlayan bir savaş biçimidir. Kimi uzmanlar domuz gribinin kısa bir süre sonra yeniden mutasyona uğrayarak “at” gribine dönüşebileceğini belirtiyorlar.

H1N1 virisüne bilindiği gibi ilk olarak Meksika’da rastlandı. Daha sonra kısa süre içerisinde birçok ülkeye yayıldı. Türkiye’de bugüne kadar H1N1 virüsünden ölenlerin sayısının 40’a yükseldiği Sağlık Bakanlığı tarafından açıklandı. Domuz gribi vakası ve tartışması gündeme yıldırım hızıyla düştü ve çok tartışma yarattı. Devlet peşpeşe yaptığı açıklamalarla domuz gribinin hızla yayıldığını, bu nedenle kitlesel ölümlerin olacağını duyurdu. Konu günlerce sermaye medyasında tartışıldı. Bu tartışmalardan çıkan tek sonuç ise savaşta yaşanan ölümler kadar ölüm olacağı idi. Topluma böylece korku salan, tedirgin eden, telaşa kapılmasını sağlayan devlet, “H1N1 varsa çare de var” diyerek “muktedir”liğini göstermiş oldu. Ne de olsa devlet büyük bir devletti ve “vatandaşları”nın ölmesine razı olmayacaktı. Oysa “çare var” diyerek çözücü bir güç olduğunu iddia eden devlet, her konuda olduğu gibi bu konuda da çözümsüzdü.

Domuz gribinin tek çaresi aşı idi. Ve bu aşıyı yaptıran ölmeyecekti! Ancak aşıya dair birçok tartışma vardı. Aşının felç etme ya da öldürme gibi yan etkileri vardır. Üstelik bu tartışma sadece Türkiye’de değil, Almanya ve ABD başta olmak üzere birçok ülkede yaşanıyordu. Yine aşının “zararının, faydasından çok” olduğu tartışıldı. Bu tartışma devletin en üst makamlarında yürütülünce toplumda ciddi bir kuşku ve güvensizlik oluştu. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, basının önünde domuz gribi aşısı olarak aşının son derece faydalı olduğunu ifade etti. Aynı saatlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aşı olmayacağını açıkladı. Sonuç olarak Başbakan ile Sağlık Bakanı arasında ikili bir görüşme gerçekleşti. Bu ikili görüşmede de taraflar tutumlarında ısrar edince bu konudaki toplumsal şüphe derinleşmeye başladı. 8 Kasım günü TRT-1’de yayınlanan “Politik açılım” programına katılan Tayyip Erdoğan aşıya dair şunları ifade etti; “Ben kararımı daha önce vermiştim. Benim isteğim bu aşının yan etkilerini anlatması. Sayın Bakanımdan bu aşının yan etkilerinin anlatılmasını istemiştim. Anlatın. Bu konuda çok açık olalım. Bilirkişi olarak profesörler, doçentler çıkarıyorsunuz. Anlatsınlar. Faydası zararından fazladır ilkesinden hareketle desinler ki; ‘En azından çocuklarla ilgili ebeveyn istiyorsa, çocuğuna aşı yaptırsın’. Ama zorla ‘Biz aşı yaparız’ dersek olmaz. Çünkü yan etkileri noktasında sıkıntıların olduğu söyleniyor.” “Önüne gelen istediği gibi konuşmamalı, ABD’nin kullandığı aşılarda içerikte farklı şeyler olduğu, bize gelenlerde faklı şeyler olduğu belirtiliyor. Önleyici ve koruyucu olmak kaydıyla bu adım atıldı. Zorlayıcı asla olmamalıyız. Yan etkileri varsa nelerdir, anlatılmalı. Halkımız bilinçlendirilmeli” dedi.

Bu ikili yorumlar genel bir kafa karışıklığına yol açtı. Kuşkusuz Erdoğan’ın derdi, ilaç tekellerine karşı bir savaş açmak ya da ilaç tekellerinin güvenilirliğini sorgulamak değildir. Burada devletin domuz gribi virüsü karşısında düştüğü vahim tablo açığa çıkmaktadır. Emekçilerin yaşadığı sel, deprem vb. olaylarda çözümsüz kalan hatta sorumlu olan devlet bu konuda da çözümsüz, kararsız ve aciz olduğunu göstermiştir. Sermaye devletinin ilaç tekellerinin kâr dürtüsüyle hareket ettiği bilinen bir gerçeklik olduğuna göre güven bunalımı yaşanması kaçınılmazdır. Zira bu tartışma salt Türkiye’de değil, Almanya ve ABD’de de yürüyor. Bu aynı zamanda ilaç tekellerine olan güven bunalımının açık belirtisidir. Bu güven bunalımında da şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü, Afrika’da AIDS salgını karşısında, değil AIDS ilaçları en basit aşı için bile para ayıramadıkları için yoksul ülkelerde onbinlerce kişinin ölümünü seyreden ilaç tekellerinden insan sağlığını düşünmeleri beklenemez. Kuşkusuz bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bütün bu tartışmalara rağmen H1N1 virüsü, abartıldığı kadar olmasa da ölümcül bir tehlikedir. Ancak mevcut hastaneler değil ölümcül hastalık olan domuz gribini, normal hastalıkları dahi tedavi edebilecek teknik koşullardan yoksundur. Sermaye iktidarı kirli savaşa, silahlanmaya bütçe ayırırken sağlığa ayırmamaktadır. Üstelik peşpeşe çıkarılan yasalarla “parası olmayanların tedavi göremeyeceği” ortaya çıkmışken salt domuz gribi değil her hastalık emekçiler için öldürücüdür.

Kapitalim öldürür

Onur Öymen ve Atatürk arasinda ki gizli belge....arsiv


Atatürk Dersim'de ne yaptı?

Onur Öymen faşistse, Mustafa Kemal ne? Şimdi yanıtını arayan soru bu. Zira “Atatürk'ün Dersim'de olan bitenden haberi yoktu. Zaten çok hastaydı, ona sormadan yaptılar. Seyit Rıza'yı da o Elazığ'a gelmeden çabucak astılar. O, duysa asılmasına izin vermezdi” iddiaları gerçek dışı. Atatürk, başından sonuna kadar harekatın içindeydi. Celal Bayar'ın bir röportajında söylediği gibi “Atatürk 'sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i' dedi” ve Dersim vuruldu. Mustafa Kemal, daha 1936'da ise TBMM açılışında Dersim meselesi için, “Bu korkunç çıbanı tümüyle temizleyip koparmak, kökünden kesip temizlemek ve bunu her ne pahasına olursa olsun yapmak gerektiği”ni savunmuştu.

Atatürk hasta değildi. Dersimlilerin üstüne uçaklarla “Teslim olmazsanız cumhuriyetin kahredici ordusu tarafından mahvedileceksiniz” bildirileri atıldığı 4 Mayıs 1937 günü Dersim'in kaderini belirleyen Bakanlar Kurulu toplantısına Atatürk başkanlık etti. Atatürk, operasyonu harita başından bizzat takip etti. 22 Mayıs 1937'de Devlet Hava Yolları salonunda Dersim'i bombalayan manevi kızı Sabiha Gökçen'i karşıladı. Seyit Rıza ve adamlarının asılmasının ardından yanına Sabiha Gökçen'i alarak Elazığ'a, Dersim'e gitti, köprü açtı. Başta Sabiha Gökçen olmak üzere Tunç Eli operasyonuna katılan askerlere madalya taktı. 16 Kasım 1937'de ise Diyarbakır Garı'nda Şükrü Kaya ve Celal Bayar ile birlikte görüntülendi.

Bakanlar Kurulu kararı açık

Atatürk'ün başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim harekatı ile ilgili alınan karar şöyleydi: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanlara ve kullananlara yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.” 'Köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak', 1930'lu yılların başında çıkartılan 2510 sayılı İskan Kanunu ile tamamen uyumlu: “Dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmayan nüfusun terekkümlerini menni'ne ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetini korunmasına ait tedbirlerin ittihas ve tatbiki için hükümete kanuni selahiyet alınması yasaklanacak, mevcutlar dağıtılacak ve kültür birliği korunacaktır.”

4 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Tunç Eli operasyonunu “Kahraman bir Türk çavuşu tek başına koca bir dağı zaptetti” başlığı altında bu yüzden şöyle haberleştiriyordu: “Açlar ve çıplaklarla meskün bir yer medenileştiriliyor, geriliğin ana merkezi olan bu muhitte şimdi Türk motörlerinin uğultusu birbirine karışıyor.” Hareket sahasına giden Cumhuriyet muhabirinin izlenimleri böyle. Dersim harekatını yere göğe sığdıramayan Cumhuriyet gazetesinin kurucusu ve başyazarı Yunus Nadi'nin yorumları ise şöyle: “Bu haliyle hükümet, Tunceli'nin dağlı bedevilerine şu hakikatı anlatıyor ki... Ya bu deve güdülecek, ya bu dağdan gidilecek... Türk vatanın ortasında Dersim bir lekeydi.”

'Medeniyet' ne, 'leke hangisi?

Hangisi 'leke'? Dersim mi, bölgeyi 'medenileştiren' Bakanlar Kurulu kararı ve Tunç Eli operasyonu mu? Tarih, “Onur Öymen faşistse, Mustafa Kemal ne?” sorusunda olduğu gibi bunda da kararını vermekte gecikmeyecektir.

15 Kasım 2009 Pazar

Kod adi Bahtiyardi


Geçiyor önümden sirenler içinde
Ah eller üstünde, çiçekler içinde
Dudağında yarım bir sevdanın hüznü
Aslan gibi göğsü, türküler içinde
Sevgili Ahmet Kaya Paris'te gecirdigi ani bir spazma sonrasi ah eller üzerinde,cicekler icinde hayatini tam dokuz yil önce kaybetti.Tam bundan dokuz yil önce 12 subat günü Serdar Ortac,Reha Muhtar ve bilumum fasist-irkci ergenekoncular tarafindan Magazin Gazetesi Derneginin ödül töreninde Kürt halkim icin klip yapacagim dedigi icin irkci fasist saldiriya maruz kalir ve hemde simdi sirtlarini Fettullah Gülen film sirketlerine
sirtini dayayan Mahzun Kirmizigül'de oradaydi.Iste o solanda ki olanlari hepiniz biliyorsunuz.Simdi onu katledenler ve seyirci kalanlar yalan
söylüyorlar iki gözüm yalan.
Rastlardım avluda hep volta atarken
Cigara içerken yahut coplanırken
Kimseyle konuşmaz dal gibi titrerdi
Çocukça sevdiği çiçeği sularken.
Masamin üzeri yine darmadagin,zihnim öfkeli Diyarbekirli kod adi Bahtiyar sevgili Ahmet Kaya ile yollarimiz 12 Eylül öncesi Fatih semtinde ki
Halk bilimler merkezinde kesismis ama onunla ayni sürecte saz kursuna baslamamiza ergenekoncu fasistleri Halk Bilimler Merkezimizi bombalamasiyla son erdirilmisti.Ve merkez Taksime de yeniden faliyete gectiginde yil 1979 1 Mayis süreciydi.1957 yilinda Malatya'dan
aclik ve sefalet sonucu kaysilar diyarina göc etmisler ve b kentte yasami ögrenmis.Ve gerisini bilmek mi istiyoruz yasama dair o zaman Ferzande
Kaya'nin kitabini alin derim iyi bir arastirma yazisi Ahmed Yoldasi tanimak isteyenlere.Tüm yasami..Hoscakal gözümde yeniden derlenmis.
Iste bu sözler gibi Ahmed Kaya.
Beni tez saldılar o kaldı içerde
Çok sonra duydum ki Yozgat’ta sürgünde
Ne yapsa ne etse üstüne gitmişler
Mavi gökyüzünü ona dar etmişler.
Gazete de çıktı üç satır yazıyla
Uzamış sakalı çatlamış sazıyla
Birileri ona; ölmedin, diyordu
Ölüm yanında hüzünle gülüyordu.
Diyarbakırlıymış adı/kod adı Bahtiyar
Suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar
Geçiyor önümden gül güzlü Bahtiyar
Yaraldığım yerde kalan sazı kadar

14 Kasım 2009 Cumartesi

Disi Ergenekoncu Akitman ve Akbaba


Pakize Akbaba özel bir asker annesi. En az oğulu kadar. Pakize Akbaba, özel timci oğlu Namık Ayhan Akbaba'nın 3 Eylül 1993'te 21 yaşında iken boşalttığı siperi çok geçemeden doldurmuş. Cumartesi Anneleri kayıp oğul ve kızlarını Galatasaray Meydanı'nda aramaya başlarken, o da bir grup asker annesi ile birlikte Cuma Anneleri'ni kurup soluğu Edirnekapı Şehitliği'nde almış.
Savaşın analar cephesini açtı
Pakize Akbaba, düşük yoğunluklu savaşta analar cephesini açmış, her hafta Cuma günü Edirnekapı Şehitliği'nden Galatasaray Meydanı'nı yaylım ateşine tutmuş. Bir ana gibi değil, bir asker gibi konuşlanmış; oğlu gibi her defasında hedefi tam onikiden vurmaya çalışmış. Bunlardan birinde Cumartesi Anneleri'ni sorumsuz evlatlar yetiştirmekte itham edip tetiğe şöyle basmış: “Bunlara analık yakışmaz.”
Akbaba, derneğin açılış töreninde de Cumartesi Anneleri'ne nişan almış: “Yurt dışındaki insan hakları derneklerinden ödül alanlara sesleniyorum. Yaşar Kemal'in benim elimden ödül almasını isterdim. Cumartesi Anneleri de her Cumartesi günü eylem yaparak Türk polisini meşgul etmesin. Yakınlarını terörünü mağarasına yollamışlarsa, taşıdıkları o resimleri o mağaralara yapıştırsınlar ve çocuklarını orada arasınlar.”
Yıllardır bir fiil savaşın içinde
Pakize Akbaba, o tarihlerden itibaren İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği başkanı olarak bir fiil savaşın içinde. Düşük yoğunluklu savaşın bütün kritik süreçlerinde onu görebilmek mümkün. Bazen bir basın açıklaması yaparken, bazen bir yerlere siyah çelenk koyarken... Bazen 'Türklüğü aşağıladıkları' iddiasıyla aydınlar hakkında suç duyurusunda bulunurken, bazen de adliye önlerinde ve içlerinde onlara taarruzda bulunurken...
Ona Kars'ta bir okul açılışında da, Strasburg'ta bir AİHM davasında da rastlamak mümkün. Türkiye'nin her yerinde, özellikle Ankara'nın yüksek mevkilerinde acılı asker ailelerini temsilen. Savaşın tırmandığı yıllarda özellikle. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e, eski başbakanlar Tansu Çiller ve Bülent Ecevit'e kadar çıktı bu yıllarda. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, onu ve arkadaşlarını ikna etmek için bir keresinde başbakanlıkta dakikalarca ter döktü.
Pakize Akbaba şimdi de her yerde, ama bu kez huzura çıkmıyor, yol kesiyor, protesto ediyor. Hedefinde savaşın bitmesini isteyen herkes var. Erzurum Karskapı Şehitliği'nde eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun önünü kesip Cumhurbaşkanı ve Başbakana “şerefsizler” diye bağırdı. Pakize Akbaba, bir demecinde ise, ölen askerleri “kelle” dediği için 3 kuruşluk tazminata mahkum olan Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında asker ailelerine dava açmalarını çağrısında bulundu.
Yolu Susurluk'a, Ergenekon'a çıkıyor
MHP lideri Devlet Bahçeli bile protestolarından payına düşeni aldı. DTP lideri Ahmet Türk'le el sıkıştığı için Akbaba onunla ilgili de demediğini bırakmadı. Pakize Akbaba, Bahçeli'ye o kadar kızdı ki, MHP 8. Olağan Büyük Kurultay öncesi, Genel Başkanlığa adaylığını koyan Prof. Dr. Ümit Özdağ'ya destek verdi, onuruna Ümraniye Princess Plaza'da düzenlenen yemekli toplantıya Susurlukçu, Ergenekoncu emekli paşa Veli Küçük ile birlikte katıldı.
Akbaba, bazı emekli generallerin, Susurluk Davası kapsamında 6 yıl ağır hapis cezası alan MİT eski görevlisi, emekli yarbay ve eski Emniyet Genel Müdürü Danışmanı Korkut Eken'e destek amacıyla Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan açıklamalarına ilişkin başlatılan incelemeye tepki göstermek için ise dönemin TBMM Başkanı Ömer İzgi'ye kadar çıktı. Akbaba, Eken gibi kahramanların hapse girdiğini, teröristler için ise af çıkarılmaya çalışıldığını iddia etti.
Pakize Akbaba'nın yolu başka türlü de Susurluk'a, Ergenekon'a çıktı. Akbaba, özellikle 2004'ten sonra tüm eylemlerinde Ergenekon tutuklusu Kemal Kerinçsiz'le omuz omuza verdi. Orhan Pamuk, Elif Şafak, Hrant Dink ve Perihan Mağden'in 'Türklüğü aşağılama'yı düzenleyen TCK'nın 301. maddesi'nce yargılandığı davalarda Kerinçsiz'le birlikte boy gösterdi. “Biz Türkler 1 milyon Ermeni'yi, 30 bin Kürt'ü öldürdük” diyen Orhan Pamuk hakkındaki suç duyurusu bir fiil kendisi yaptı.
Kerinçsiz: Valla tebrik ediyorum
O, özel olduğu kadar uzman da bir anne. İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği başkanı olarak Yüksek Seçim Kurulu'nu protesto ederken bile çok rahat, özgüvenli. Dernek Başkanı Pakize Alp Akbaba, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na bazı DTP'lilerin "milletvekilliklerinin düşürülmesi" istemli dilekçeyi verirken Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu kadar birikimli bir hukukçu, YSK binası önüne siyah çelenk koyarken Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli kadar usta bir siyasetçi.
Pakize Akbaba'nın sadece Kürt sorununda değil; Kıbrıs konusunda da, Ermeni konusunda da söyleyecek bir sözü var. Vakti zamanında Fransa'nın İstanbul Başkonsolosluğu'na siyah çelenk koyarken şöyle konuşmuş örneğin: “Bu Ermenilerin ne ilk ne de son oyunu... Dün ASALA'yı beslediler, bugün de PKK'yı... Onlara arka çıkan Fransa'yı nefretle kınıyoruz." Bu yüzden Yeniden Müdafaa-i Hukuk Hareketi Derneği'nin 'Yılın Annesi' ödülünü sonuna kadar hak etmiş. Ergenekon tutuklusu Kemal Kerinçsiz'in ise takdirini.
Ergenekon iddianamesinde yer alan bir telefon görüşmesi nasıl yırtıcı bir kuş gibi hedefine kilitlendiği gösteriyor. Kerinçsiz ve Akbaba arasında geçen şöyle telefon görüşmesi şöyle;
K.Kerinçsiz: Yüksek Seçim Kurulu'nda ne yaptınız anacığım?
P. Akbaba: Orda siyah çelenk koyduk çok ağır suçlamalarda bulunduk.
K.Kerinçsiz: Bravo bravo anacığım benim be valla tebrik ediyorum... Bak şunu işle programda, bu Yüksek Seçim Kurulu Tayyip Erdoğan'ı aklamadı mı, Siirt seçimlerini iptal edip onu oradan başkan yapmadı mı arkasından?

Didar yoldas



Bekleyin biraz!
Didar Şensoy geçiyor sokağınızdan
bakın!
pencerenizin tam altından
sarmaşıklara sürünerek.
Tarayın saçlarınızı,Gömleğinizin yakasını düzeltin
ve dik durun.
Maltanızdan, avlunuzdan geçiyor
Didar Şensoy
Parmaklıkları kanıyla eriterek...
...
Bekleyin biraz, bekleyin!
Herşeyin sırası var
Çünkü bu bir tarihtir. Didar Şensoy ismi Türkiye'nin bir döneminin tarihi içinde kendince bir yer tutar. Bu dönem generaller çetesinin ülkeyi kana buladığı bir dönemdi. Bütün ülkenin kocaman bir işkencehaneye çevrildiği, darağaçlarında halkın en yiğit çocuklarının katledildiği, cezaevlerinin dolup taştığı günleri yaşıyorduk. Toplumsal muhalefetin kitlesel biçimleri ve örgütleri ezilmiş, devrimciler büyük darbelerle sarsılmışlardı. Bugün anti-militarist kabadayılıklar yapan basın tekelleri cunta şakşakçılığı içine gırtlaklarına kadar batmışlar, burjuva aydın takımı ise fırtınanın geçmesini yüzkızartıcı bir sessizlik içinde bekliyorlardı.
Bu ortamda, içi-yüreği yanmış bir avuç insan sokaklardaydı... Bir avuç dertli insan, oğullarının, kızlarının ardından hapishane hapishane, karakol karakol koşuşturuyorlar, yaralı kartallar gibi zulüm yuvalarırın üzerinde uçuyorlardı.
Önce kendi dertlerinin peşinde koşuyorlardı. Daha sonra, yavaş yavaş kendi oğullarının, kızlarının bir büyük ailenin parçası olduğunu farkettiler. Ve sonra, bir gün, kendilerini de o büyük ailenin parçası olarak buldular.
Yağmur, çamur, hakaretler, coplar, ölüm tehditleri onları yıldırmadı. İnatla, ısrarla zulmün üstüne üstüne yürüdüler.
İşte burada, bu kitapta, Didar Şensoy'un kişiliğinde anlatılan onların hikayesidir.
Onlara borçluyuz. Devrim davasının, özgürlük davasının bu yılmaz savaşçısına çok şey borçluyuz.
Bugün, cunta günlerini kat kat aşan zulmüyle "kirli savaş" ve "topyekun saldırı" günlerindeyiz. Artık katliamların, sokak ve ev infazlarının hesabının bile tutulamadığı, köylerin, kasabaların tümden ateşe verildiği, insanların güpegündüz kaçırılıp kaybedildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Öyle ki, örneğin, son bir yılda devletin katlettiği insanların yalnızca isimlerini ve resimlerini basacak olsak, bu kitabın sayfaları kesinlikle yetmeyecektir.
Böyle bir ülkede, böyle günlerde yaşarken Didar Abla gibi değerlerimizi öne çıkarmak, onların yaşamlarından gelecek için bir şeyler öğrenmek bir gereksinmedir.

Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını da alır yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya.
Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara.
Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte sürükleyerek alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya kapılan beyaz gülün çığlığı duyuluyordu kıyıda. Didar ablanin saçlarına taktığı beyaz gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu gülün çığlığı, ateşle su arasında... “Susturun şu çığlığı” diye inliyordu bozkırda rüzgar... Iste onlarin sesi bu sese kulak kabart safakca siir gibi.
Sizi düşünüyorum voltada
Özgürlüğü düşünür gibi,
Tutkun,
Saygılı.
Yürüyorsunuz ufkumda
Dünyanın bütün kışlarını geçmiş gibisiniz,
Çileli,
Fedakar
Umutlu.
Siz,
Eyy ülkemin anaları
Gergeflerinde sevdanın
Ağıtlarında acının nakışlandığı
Görkemli abideler!
Sizedir "görüldü" damgalı mektuplar
Ya da ölüsü bir gencin,
Bazen sorgudan
Bazen sehpadan gelen!
Ağaran saçlarınıza vursa da çığlıklar,
Savurup gözyaşlarınızı
Bir bebek daha sunarsınız hayata,
Çıldırır korkudan ölüm
Tarifsizleşir cesaret.
Ah! direncin ömür çiçekleri
Doğmaz ki sizsiz şafağın en güzeli,
Uzatın, uzatın ellerinizi,
Siz ki, yaşamın alnında ak kelebeklersiniz,
Güzelliği
Bereketisiniz.

Kuşatın alanları analar
Güneşler tutuşsun alnınızda,
Çıkagelecektir yitirdiklerimiz
Başkaldırının ilk kurşununda.



berdan ildan

Güvercin tedirginligi ve Torunlar



ambela para para
neynim aman, neynim aman, sari gyalin
yes im siradzin çara
ah, merıt merni sari gyalin
sari gyalin, sari gyalin
dardod yarim

gaynel ez gat gınımanis
neynim aman, neynim aman, sari gyalin
padzvel ez vart gınımanis
ah, merıt merni sari gyalin
sari gyalin, sari gyalin
dardod yarim





Bu kitapta 1915'te ya da öncesinde müslümanlaştırılarak asimile edilerek Anadolu'da kalmış Ermeni çocuklarının hikâyelerini torunlarının ağzından dinleyeceksiniz. Şimdilerde orta yaşlarını sürmekte olan bu torunlar Ermeni dedelerini ninelerini kendilerini anlatırken yüzleşmesi güç soruları da gündeme getiriyorlar.

Bugün Türkiye'de yaşayanlar kendi hikâyelerini ne kadar biliyor nelerin üstü örtülüyor bu sırlar bizi nasıl etkiliyor? Neredeyse yüz yıl sonra 1915'te yaşananlar "torunlar" için ne ifade ediyor? Neden yüz yıl sonra bugün ninelerin dedelerin Ermeni olduğunu söylemek bu kadar zor bu kadar sancılı? Bu acının ve suskunluğun üzerine gitmek başka acıları ve suskunlukları görmemize konuşmamıza aşmamıza yardımcı olabilir mi? Veya başka acıların ve suskunlukların daha oluşmadan önlenmesine katkı sağlayabilir mi?

Burada hikâyesini okuyacağınız kişiler bizi kendimizle ailemizle komşularımızla arkadaşlarımızla tanışmaya birbirimizin hikâyelerine kulak kabartmaya davet ediyorlar. Yalanlardan gerçek korkusundan kurtulup geçmişimizle yüzleşmeden barışçıl bir geleceğe varamayacağımızı hatırlatıyorlar bize...

Fethiye Cetin söyle seslerin Anneannem,her acili anin ardinan bir süre suskunluga bürünür ve sonra...Heranus adli kitabinada.Ermeni halkimizin mezapotamyada yasadigi soykirima da isik tutan torunlar ve güvercin tedirginligi hazir islak imzanin sahibi ve poyrazköyde ki cephaneligin sorumlusu birakildi ya simdi güvercin tedirginligi yasayanlarin Agos abonelerinin listesini yapan bu askerden tedirgin olmasini daha iyi anlamak icin torunlar konusuyor...


berdan ildan

13 Kasım 2009 Cuma

Bandista


12 Eylül askeri faşist darbesinin yıldönümünde 'tayfa bandista' darbeye karşı albüm çıkardı.


İlk albümü olan "Anlatılan senin hikayendir"i geçtiğimiz 1 Mayıs'ta çıkaran 'tayfa bandista' müzik grubu şimdi de 12 Eylül askeri faşist derbesinin yıldönümünde "Paşanın başucu şarkıları" isimli yeni bir albüm çıkardı.

Bandista yeni albümleriyle ilgili şu açıklamayı yapıyor;
Darbeler, müdahaleler, politik ve kültürel işgaller 'sorgulanamaz' iktidarlarını ezicilikleri, şiddetleri ve yarattıkları acılar ve galibiyetleri ne düzeyde olursa olsun, tam da toplum ve mağluplar nezdinde meşru, haklı, kaçınılmaz ve yahut hegomonik kabul edildikleri anda tesis ederler. Erkin sahipleri mevcut durumlarını sürdürmenin yolunun onu elde ettikleri hâl ve yöntemde ısrar ve bu 'olağanüstü' hâli sürdürmekten geçtiğini bildiklerinden bu, 'farklı' bağlam ve tecessümlerle durmaksızın devam eden bir saldırı sürecidir.

"Bu saldırıya karşı verilecek yanıtların içinde dilimizde, sesimizde, müziğimizde direnmek bir kültürün, içinden başka başka muhalif kültürleri doğurarak yaşaması anlamında elzemdir. Unutmayıp inanmak ve bulanmayıp bilenmek düsturuyla Bandista evi var olduğunu bizzat kendi mevcudiyetinin mümkünlüğüyle bildiği muhalefet mukavemet âlemini paşaların başucunda De Te Fabula Narratur'un kaldığı yerden bizim hikâyelerimizi anlatmaya davet ediyor. Zira bir fısıltıdan bile korkuyorlar... Gürültü ne çok şeyi değiştirir... Kafaya kafaya zound zystem!

Bandista'nın eski ve yeni albümüne aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

www.tayfabandista.org