3 Nisan 2011 Pazar

Imamin ordusu..24-48 sayfa....


ftiralarda bulunmuş... Hacı Bayram Veli, kendi döneminde çok sayıdaki sevenleri
sayesinde sahip olduğu büyük nüfuzu dâima devlet için kullanmış, onun tavsiye,
fikir ve dualarını alan idareciler bunun bereketini görmüşlerdir. Onu devlet için bir
tehlike göstermek isteyenlerin bugün adları bile hatırlanmazken, onun fikirlerinin
ve mânevî tasarrufunun hâlen geçerliliğini sürdürdüğü, kabrinin her gün binlerce
mümin tarafından ziyaret edilmesinden ve ismi geçtiğinde hayırla yâd edilmesinden
anlaşılmaktadır...”
Komünizmle Mücadele Derneği kurucusu
Gülen Edirne’de imamlığa başlamasından 2 yıl sonra 1961’de askere gitti. Usta
erlik dönemini geçirdiği İskenderun’da verdiği bir vaaz nedeniyle mahkemeye sevk
edilse de aklandı ancak verilen disiplin cezası uyarınca 10 gün askeri hapishanede
yattı. Askerliğini bitirdiği 1963 yılından sonra yaklaşık 1 sene Erzurum’da ailesinin
yanında kalan ve dini hassasiyetleri nedeniyle komünizme karşı mücadeleyi
öncelikli görevleri arasında gören Gülen bu dönemde memleketinde Komünizmle
Mücadele Derneği kuruculuğunu yaptı. İdeolojik ve politik olarak komünizmin
dünya görüşüne karşı olan İslami hareketin bütün stratejisi, en genel anlamda
sosyalist hareketin gelişmesini engellemekti. Gülen hareketinin ideolojik gıdası da
zaten Türk İslam sentezi ve komünizm düşmanlığıydı. Gülen, “Büyük çoğunluğu
itibarıyla bu nesil kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm
erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti... Mesela, Karl Marks bir Yahudi’dir;
ortaya attığı komünizm, kapitalizm karşısında ilk bakışta iyi bir alternatif gibi
görünür ama esasen o, balın içine karıştırılmış öldürücü bir zehirdir...”25 yazar
kitaplarının birinde. 4 Aralık 2001 tarihli “Müşterek Nokta” başlıklı yazısında da
Gülen bu ideoljik düşmanlıkla hayata geçirilen derneğin nasıl açıldığını şöyle
anlatır: “...Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle
Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de
vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı. İsmi Ali’ydi, bir
arkadaşı İzmir’e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan
sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camiinin önünde toplandık. Gayemiz
komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam
vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi... Tabii, o gün için içimizde kanunları
bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içlidışlı
olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. ‘Bu
Komünizmle Mücadele Derneği’ de nerden çıktı? Sen, ‘Nurları oku. Bundan iyi
mücadele olmaz.’ dediler. Daha sonra da ‘Meğer biz yanılmışız’ diyecekler ve
25 Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-1
26
Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim
teşebbüslerim yadırganıp tenkit konusu yapılıyordu…”26
Gülen’in kaleminden askere methiye
1979 yılında, devlet elden gidiyor diye fetvalar veren Gülen, devletin bütün
kurumlarını siyasal sürece müdahale etmeye çağırıyordu. Elbette ki göreve
çağırdığı kurumların başında da asker geliyordu. Sızıntı Dergisinin 1979
Haziran’ında yayımlanan “Asker” başlıklı yazısında, “Her milletin tarihinde askeri
bir tepe varlıktır... Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar,
askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Âşıktır askerliğe, serhat
boylarına, akına ve kavgaya... Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve
ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden
çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer, atik davranıp da yıllardan beri
hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar
içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve
ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” diyordu.27
12 Eylül darbesine alkış
Derken beklenen ve Gülen’in de istediği olmuş, darbe gerçekleşmişti. Cemaatin
Sızıntı’sı, 12 Eylül darbesini de Ekim 1980’de yayımlanan Gülen’in imzasını
taşıyan “Son Karakol” başlıklı yazısında belirttiği gibi büyük bir sevinçle alkışlar:
“Millet teknesi, sağa sola yalpa yapan bir vapur gibi, batması her an mukadder
görünüyordu. Dillerde binbir yabancı türkü, dudaklarda binbir öldürücü şarap…
Kimi erotizmle sarhoş, kimi libido ile kimi existansiyalizmden meded umuyor, kimi
hezeyan felsefesine dilbeste… Tatmin edilememiş, doyurulamamış ve hatta
terkedilmiş bir neslin, çeşitli kamplara ayrılması ve birbirini kıran kırana
öldürmesi gayet normal değil mi?.. Bu güne kadar onun iç inkırazını sezebildik mi?
Onu soysuzlaştıran sebeplere inebildik mi? Halbuki, ona canavarlık öğreten
tiranlar karşısında, siyanet meleği gibi onun yanında olmalı değil miydik…
Yıllardan beri, binbir saldırı ile rehnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir
mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir
hareket gerekliydi ki, milli bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar (kanser) berteraf
edilebilsin. Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû
saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor;
ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere
26 http://tr.fgulen.com/content/view/3163/157/
27 Sızıntı Dergisi sayı 5
27
daha selam duruyoruz… Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin
korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun
gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu
sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak
etmemizi temin etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı
kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften
temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri
getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle
bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının
yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.”28
6 yıl kaçak yaşadı!
Alkışlar tuttuğu bu darbe döneminde, İzmir Bornova’da vaiz olan Gülen iddiasına
göre şartlarının ağırlaşması üzerine görevini istediği gibi yapamadığı gerekçesiyle
sürekli doktor raporları alarak görevine gitmiyordu. Derken 1980 Kasım ayında
tayini Çanakkale’ye çıksa da yine doktor raporuyla görevine başlamadı. 20 Mart
1981’de vaizlik görevinden istifa etti. Burada ilginç olan ise 12 Eylül darbesinin
ertesi günü gözaltına alınacaklar listesinde adı bulunan Gülen hakkında arama
kararı bulunmasıydı. Ülkede darbeyi gerçekleştirerek devlet yönetimine el koyan
cunta kendi memurunu arıyor ama bulamıyordu. 1 milyondan fazla kişinin
gözaltına alınıp tutuklandığı bir süreçte bir türlü bulunamayan Gülen iddiasına göre
1986 yılına dek Anadolu’yu dolaştı. Derken 12 Ocak 1986’da Burdur’da gözaltına
alındı: “12 Eylül dönemiydi ve Fethullah Gülen, gözaltına alınması gerekenler
listesindeydi… İzmir’deki Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Fahrettin İçmiz,
Gülen’i tanıyordu. Fakat 12 Eylül 1980 ihtilalinden kısa süre önce bu komutan
Ankara’ya tayin oldu. Bu komutanın İzmir’den ayrılması Gülen için sıkıntılı bir
dönemin başlangıcı oldu. Çünkü İzmir’deki bir tugay komutanı olan Tuğgeneral
Hayri Terzioğlu Gülen’e karşı önyargılıydı ve ihtilal gecesi kaldığı eve baskın
düzenledi. Böylece ihtilalin ertesi günü Sıkıyönetim emri ile aranan bir kişi
durumuna düşen Gülen, ihtilal şartlarında uzun süre cezaevinde kalırım endişesiyle
teslim olmadı. Ankara’da Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral
Haydar Saltık’ın yardımcısı Tuğgeneral Hasan Sağlam devreye girdi ve Gülen için
İzmir’deki komutan Terzioğlu’nu aradı. Ancak daha sonra tümgeneralliğe terfi
eden Terzioğlu’nun Gülen’e karşı tutumunda bir yumuşama olmadı… Böylece altı
yıl boyunca aranan Gülen bu süreçte hep Türkiye’deydi, hiç yurtdışına çıkmadı.
Nihayet 12 Ocak 1986 günü Burdur’da, gözaltına alındı. Bunun üzerine dönemin
Başbakanı Turgut Özal devreye girdi. Özal’ın, ‘Memlekette hala sıkıyönetim mi
28 Sızıntı Dergisi, sayı 21
28
var. Bir suçu varsa mahkemeye sevk edilsin, suçu yoksa serbest bırakılsın’ demesi
üzerine bir gece Burdur Emniyeti’nde gözaltına alınan Gülen ertesi gün İzmir’e
götürülüp serbest bırakıldı.”29
Altın Nesil ülküsü
AKP iktidarıyla demokrasinin geleceğine inanan hayaller kuran kimi aklı
evvellerin, cemaatinin desteğiyle de yürütülen Ergenekon soruşturmaları vesilesiyle
askerin geriletmesini de sağladığı için neredeyse demokrasi kahramanı ilan ettikleri
Gülen’in 1980 darbesine de bu kadar sevinmesinin ardındaki neden kuşkusuz ki
önünün açıldığını görmektendi. Hoca Efendi, daha sonra kendisine düşman olacak
askerin boşalttığı meydanda eğitim hamlesini de başlatır böylece. Dini
hassasiyetleri kullanıp, “Çocuklarınızı bedava ve millî değerlerinize bağlı olarak
okutmak istiyorsanız bize verin” ajitasyonuyla alıp şimdi her biri Türkiye’yi
yönetenlerin arasında olan kadrolarının yetişmesini sağlar. Çünkü Gülen’in her
daim gözyaşları içinde dile getirdiği “Altın Nesil” yaratma ülküsüdür.
Fethullah Gülen’in, 1975’te İzmir’de düzenlenen “Altın Nesil” başlıklı konferansta
yaptığı konuşmada, “....Yunanlı bir şey bekler: O dünyayı kirden, pastan
kurtaracak bir Heraklit bekler. Hristiyan insanlığı kurtaracak Mesih intizar
etmektedir. Alevî de bir gayb imam, ‘muntazır imam’ beklemektedir. Biz de bir şey
bekliyoruz. Eğer onu beklememizde Allah nezdinde bir mahsur yoksa; hem içini,
hem dışını fetheden ‘altın nesil’ bekliyoruz. Daha doğrusu biz kimseyi
beklemiyoruz, ‘altın nesil’ olmayı düşünüyoruz” diye anlatır ülküsünü. Bu sözlerin
üzerinden 35 yıl geçti. Gülen, bu süre boyunca kimi zaman konuşmasında, kimi
zaman şiirinde durmadan, usanmadan ve soyadına inat her bahsi geçtiğinde hep
ağlayarak, “Altın Nesil” diye adlandırdığı bu hayalinden bahsetti. “Örnekleri
Kendinden Bir Hareket” isimli kitabında, “yolları gözlenen bir nesil” dediği, her
biri Işık Evleri’nde yetişen ve hareketin hedefleri doğrultusunda çalışan bu
gönüllüler “Işık Süvarileri, Kur’an Nesli, Hakk Aşığı, Fecir (Tan) Süvarileri” gibi
adlarla ansa da bu projenin en yaygın bilinen adı hep “Altın Nesil” oldu. Sürekli
olarak maarifin vaat ettiklerine güvenmeyip kendi iradelerini yaratmaları gerektiği
konusunda Sızıntı dergisinden okuyucularına, vaazlarından müritlerine
sesleniyordu. Bir gün, Sızıntı Dergisinin 1992 Şubat sayısında yer alan “Işık Evler
2” başlıklı yazısında artık altın neslin üretildiği okulların hayalinden değil,
gerçeğinden, “Işık Evleri”nden bahsetti: “Bu ülkede yıllar ve yıllar matemle
inlemeye itilmiş nesiller, rûhlarındaki kasvetleri dağıtıp tali’lerinin önünü kesen
karanlıkları yırtacak ve onları alıp aydınlıklara çıkaracak fevkalâdeden bir inâyet
29 Faruk Mercan, Fethullah Gülen, Doğan Kitap
29
eli düşleyip durmuşlardı. Işık evler, gökler ötesine açık o nûr efşân iklimleriyle,
hülya ve ümit, tahassur ve hicran, ızdırap ve hafakan dolu bütün sinelerin böyle bir
beklentisinin cevabı oldu. İşte bu dönem, dev nebülözler gibi, her yana kollarını
salmış bulunan ışık komplekslerinin, bütün zulmetleri bir bir yırtma, topyekûn
karanlıklarla hesaplaşma, inanan insanlar arasında her türlü alâkaya merkez,
bütün rûhanî zevklere kaynak, umum ma’nevî ihtiyaçlara mercî ve her seviyedeki
insanı, aklî, rûhî, kalbî ve hissî beklentileriyle kucaklama dönemidir.”30
İlk göz ağrısı Yamanlar Koleji
Gülen, tokadını yemese de dersini çıkardığı darbeye giden süreçten öğrendiklerini
cemaatine de aktarıyordu. Fethullahçılar, ne komünistlerle ne de devletle
çatışmayıp kan akıtmayacaktı. Çünkü nihai hedefe sadece dört bir yanda örgütlü bir
eğitimle dini hassasiyeti kuvvetli, mütedeyyin kadrolar yetiştirerek de ulaşılabilirdi.
Bunun yolunu açan da Turgut Özal oldu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1980
darbesi sonrası yükselen dinci-gerici fikri akımlar içinde Fethullahçılar mayası en
iyi tutan örgüttü. Bunda hem darbe döneminin hem de Turgut Özal liderliğindeki
sözümona sivil ANAP iktidarı döneminin tüm nimetlerinden faydalanmasının etkisi
de yadsınamaz bir gerçek elbet. Zaten biyografisinde de Gülen, 12 Eylül 1980’den
bir hafta önce, son kez vaaz verdiği camiye kendisini dinlemeye Turgut Özal’ın
geldiğini, sonra da başbaşa konuştuklarını anlatmıştı.31 İşte o Özal 1986′da
Başbakan iken, açılışını Cumhurbaşkanı olarak Kenan Evren’in yaptığı “Kendi
okulunu kendin yap” kampanyasını başlatmıştı. Özal vakıfların, derneklerin de özel
teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenlemeye gidince, Gülen’in İzmir
Bozyaka’da imamlık yaparken yakından ilgilendiği Kuran kursu öğrencileri için
1977’de açtığı yurt, Yamanlar Koleji adıyla okula çevirerek yıllar sonra tüm
dünyaya yayılacak okullar zincirinin de başlangıcı oluyordu. Sonra halkaların
devamı geldi. Ömer Laçiner Birikim Dergisi’nde Ağustos 1995’te yayımlanan,
“Postmodern Bir Dinî Hareket: Fethullah Hoca Cemaati” başlıklı yazısında Gülen
okullarına ilişkin yaptığı değerlendirmede şöyle yazıyordu: “Fethullah Hoca ve
çevresi için devletin ve toplumun sinir merkezlerini, hayati faaliyetlerini, kısaca en
genel anlamıyla yönetim ve yönlendirme ağını oluşturacak gayet seçkin bir
kadroyu yetiştirmek, onların nezdinde iktidarı elde etmenin öncesinde kesinlikle
tamamlanmış olması gereken bir etap, iktidar olmanın önkoşuludur. Hatta bu koşul
henüz gerçekleşmemişken iktidarı elde etmenin vahim bir yanılgı olduğunu
düşündüklerini dahi söyleyebiliriz.”32
30 Sızıntı Dergisi, Şubat 1992, Sayı 157
31 http://tr.fgulen.com/content/view/3499/5/
32 Birikim Dergisi, Sayı 76
30
Yani Gülen, nihai hedefine ulaşma yolunda yetiştirilecek ve Altın Nesil olarak
tanımladığı geleceğin ülkeyi yönetecek ve böylece kendi mutlak iradesini de
sağlayacak İslamcı kadroları bu okullarda yetiştirilecekti.
28 Şubat ve Fethullah Gülen
Gülen hareketi 1990’lara gelindiğinde doğduğu fikri akımın, Nurculuğun bile
önüne geçen en büyük dini topluluklardan biri oldu. Siyasal İslam legal alanda
yükseldikçe Fethullahçılar da daha bir görünür olmaya başladı. Turgut Özal’ın
açtığı yola sosyalistler hariç yelpazenin her yanında bulunan diğer siyasetçiler de
girmekte zorlanmayınca medyada Gülen adının ünlü politik şahsiyetlerle birlikte
anılmasıyla daha sık karşılaşır olundu. Öyle ki lideri olduğu cemaat günün
şartlarına göre Bülent Ecevit’i bile desteklerken İslami partileşme sürecinin mimarı
Necmettin Erbakan’a sırtını dönerek 28 Şubat 1997 darbesinin yanında saf
duracaktı.
AKP iktidarıyla birlikte yürütülen ve Türkiye’de bir derin devlet temizliği
yapıldığına inanmamız istenen Ergenekon soruşturmalarının bugün itibarıyla
geldiği nokta devletin bağırsak temizliğinden çok 28 Şubat’ın rövanşıdır aslında.
İlginç olan ise bu rövanşist operasyon ve soruşturmaları yürütenlere yönelik
Fethullahçılık suçlamaları yapılmasıdır. Konunun ilginçliği Fethullah Gülen’in 28
Şubat darbesinde takındığı tutumdan kaynaklanmaktadır. Çünkü 28 Şubat’a İslamcı
kesimden destek verenlerin başında, kuşkusuz ki ABD menşeli ılımlı İslam’ın
temsilcisi Fethullah Gülen Cemaati bulunuyordu. 12 Eylül darbesini de alkışlarla
karşılamış olan Gülen, askerden kendisinden daha fazla yararlanmasını ister
sözlerle adeta cadı avı yaşanan o karanlık günlere ilerlenirken 28 Şubat sonrasında
televizyon ekranlarında MGK’nın ağzından Erbakan’a sesleniyordu. Bir televizyon
kanalındaki programa konuk olan Gülen’in söylediği “Hükümet gitsin” sözleri
ertesi gün tüm gazetelerin manşetindeydi. Erbakan hükümetinin beceremediğini
söyleyerek gitmesi gerektiğini vurgulayan Gülen programda şunları söylemişti:
“Şimdi Türkiye’yi idare edenler, ekonomi ve anarşi konusunda ve dış politikada
başarılı olsalar da, muhalefetle iyi geçinmeyi becerememişlerdir. Dini, şov
malzemesine çevirip istismar etmişler ve ülkeyi gerilime sürüklemişlerdir.
Türkiye’de Kâhtı Rical (yetişmiş ve yetenekli yönetici) kıtlığı çekilmektedir. Bu
hükümet derhal bırakıp gitmelidir...
Şeriat Kur’an’da sadece bir yerde geçmektedir. Şeriatın % 95’ni oluşturan iman,
ibadet ve şahsi muamelat kısımlarını bugün Türkiye’de tatbikini engelleyen bir
durum yoktur. Geri kalan %4-5 kadarı da hukuk kısmıdır ki bu sadece idarecileri
ilgilendirir. Fertle alakalı değildir...
Kesintisiz 8 yıllık eğitim zannedildiği gibi bir tehlike değildir. İsteyen ortaokuldan
sonra da İmam Hatip’e gidebilir. Bu girişim şer gibi görünse de ileride belki de
31
hayırlara vesiledir. Sadece Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde tek bir İmam
Hatip açılmamıştır. Bu bir nasip meselesidir. Diğer bütün başbakanların
döneminde açılmıştır. Şu anda İmam Hatip’lerde ihtiyacın çok üzerinde bir yığılma
görülmektedir. Bu ihtiyaç fazlası farklı merkezlere yönelerek rejim için tehlike arz
edebilir. Rejimi korumakla görevli kurumların haklı hassasiyeti de bu yüzdendir.
Cumhuriyet ve laiklik şimdiye kadar hiçbir dönemde bu denli tehlikeye girmediği
için, onu korumakla görevli kesimler, haklı olarak sesini yükseltmektedir.
Millî Güvenlik Kurulu bir anayasal kurumdur ve kendi İçtihatları gereği ülke ve
rejim için tehdit ve tehlike gördükleri hususlarda tedbir ve teklif getirmeleri elbette
sorumlulukları gereğidir ve bu içtihatları yanlış bile olsa kendilerine sevap getirir.
Bu konuda daha çok söylenecek söz vardır. Ama toplumun bazı kesimleri bunları
hazmetmeye henüz hazır değildir.”33(Buraya gazete küpürü eklenebilir)
“28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı”
Yine Zaman gazetesi yazarlarından İsmail Ünal’ın, kendisiyle yaptığı söyleşi
kitabında da Gülen, “28 Şubat, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesi adına
Türkiye’de bazı süreçleri geciktirdi mi?” sorusunu, “Geciktirmedi; aksine
hızlandırdı. Hatta 28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de
hızlandırdı”34 diye yanıtlıyordu. 28 Şubat darbesinin 4. yıldönümünün hemen
ertesinde Zaman gazetesi yazarlarından ve aynı zamanda cemaatin Türkiye’deki
sözcüsü konumunda bulunan Hüseyin Gülerce köşesinde şöyle yazıyordu: “Şimdi
biraz şaşırtıcı gelecek; ama böyle bir zamanda 28 Şubat her iki bakımdan da
yararlı oldu. Hem içte ve dışta rahatlama sağlayarak olumlu değişimi hızlandırdı,
hem de samimi, mazbut büyük İslami çoğunluk ile İslamcı adını lekeleyen,
kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı. Hem ‘siyasal
İslam’ diyenlerin gözü açıldı, hem milletimizin gözü açıldı. İslamcı kesim artık şunu
anladı. Din siyasete alet edilmemeli...”35
Susurluk ve Gülen
AKP’nin ikinci kez tek başına iktidar koltuğuna oturmasından sonra başlatılan
Ergenekon soruşturmaları sırasında ordunun birbiri ardına ortaya çıkan darbe
planlarıyla TSK’nin halk nezdindeki itibarı yerlerde sürünmeye başlamıştı.
İtirazlara ve muhalefetlere rağmen kararlı bir şekilde yürütülen ve bir noktadan
sonra eleştirilemez hale gelen Ergenekon soruşturmalarına en çok sevinen kesim
kuşkusuz ki cemaat yanlılarıydı. TSK o güne dek görülmemiş biçimde eleştiriliyor,
33 Kanal D, 17 Nisan 1997 Yalçın Doğan’la Güncel programı
34 İsmail Ünal, Fethullah Gülen’le Amerika’da Bir Ay, Nil Yayınları
35 Zaman Gazetesi, 29 Şubat 2000
32
haklı olarak her türlü hukuksuzluğu sorgulanabiliyordu. Liderleri Gülen’in, 28
Şubat darbesi sırasında ordunun yanında saf tuttuğunu “unutan” cemaatin
kalemşorları da her fırsatta 28 Şubatta nasıl mağdur olduklarından dem vuruyordu.
Hâlbuki benzer bir süreç Susurluk skandalı sırasında da yaşanmış, başlatılan
soruşturma ve araştırmalar kışlanın kapısına kadar gidebilmiş ve o noktadan sonra
kesintiye uğramıştı. Hoca Efendinin bu konudaki görüşleri de Kutlu Esendemir’in
haberinde yer alacaktı: “29 Mart 1997’de cemaatine ait Samanyolu
Televizyonu’nda katıldığı ve daha sonra da Dr. Osman Özsoy tarafından
‘Fethullah Gülen Hocaefendi ile Canlı Yayında Gündem’ adıyla kitaplaştırılan
konuşmalarında Gülen şu görüşleri savunuyordu:
‘Susurluk bir meselesi bir ayıptır. Bunun üzerine gidilmeliydi. Fakat üzerine
gidilirken aynı zamanda düşünülmeliydi. Devletin de içtihat hataları içinde
bulunan bir hadiseyse, o hadise teşhir masasına yatırıldığında devleti, devletçiliği,
devlet mülahazasını da delme söz konusu olabilirdi. Bu meselenin açıktan açığa
yürütülmesi iyi bir devletçilik anlayışıyla telif edilebilir miydi? Susurluk’la bir
cinayet işlenmiş, bir toplum suçu işlenmişse şayet bunun örtbas edilmesini ben de
istemem. Fakat üslubu her zaman, her yerde, her platformda münakaşa edebilirim.
Bunun temelinde bizim milli birliğimize, milli bütünlüğümüze devlet telakkimize
eğer dokunacak bazı şeyler varsa, bu kapı aralanmamalıydı.
O kapıdan girilince şayet askere olan güvenimiz sarsılacaksa, güvenlik
kuvvetlerine güven sarsılacaksa, meclise olan güven sarsılacaksa, insanlara olan
güven sarsılacaksa, bunun üzerine biraz daha farklı bir yöntemle gidilmeli ve
mesele öyle çözülmeliydi. Suçlular ortaya çıkarılmalı ve ceza verilmeliydi. Medya
savcı olmamalıydı, hâkim olmamalıydı. Bir üslup hatası yapıldı. Bilemiyoruz biraz
da reyting endişesi var mıydı? O kadar seyirci ben de bulayım mülahazası oldu.
Vatansever insanların böyle önemsiz, basit mülahazalardan dolayı devletin
temelini sarsabilecek devlet mülahazamızı delebilecek teşebbüslere gireceğine
ihtimal vermek istemiyorum.’”36 (Buraya Ergenekon süreciyle birlikte
demeçlerindeki değişimi vurgulamak babında “bu işte bir gariplik var” demesi
yerleştirilebilir)
Cemaat küçük bir devlet oldu
Fethullahçılar 1980’ler boyunca baskıyla karşılaşmadıkları için fikren, iş
yaşamında da adeta masonik bir ekonomik örgütlenme modeliyle kendilerine yer
buldukları için “küçük hayırlarla” ekonomik olarak hayli yol katedip “büyük
finanslar” elde etmeyi başardılar. Finans ve banka sektöründen tutun da
metalürjiden otomotiv sanayisine, enerji üretiminden kimya sanayine, gıda
36 Habertürk gazetesi 8 Mart 2009
33
sanayisinden hizmet sektörüne kadar birçok alanda faaliyet yürüten cemaatçiler
1990’lardan itibaren de azımsanmayacak bir parasal güce hükmetmeye başladı.
Fethullah Gülen’in 1966 yılında İzmir Kestanepazarı’nda Diyanet görevlisi bir
imamken başlattığı hareketin günümüzde özellikle finansal hacmi konusunda net
bir bilgi yok. Kendileri açıklamadığı müddetçe kimse de bilemeyecek. Elbette ki
bunda cemaatin finansal kaynaklarının şeffaf olmaması da etken. Belli bir hiyerarşi
içinde hareket eden cemaat, mahallelar bazında bile Türkiye’nin hemen her yerinde
örgütlü. Bu örgütü oluşturan en küçüğünden en büyüğüne dek her birimin en
becerikli ve eğitimli olanlarının arasından seçilen “imam” diye adlandırılan
sorumluları ve yörenin esnaflarından oluşan mütevelli heyetleri de bulunuyor.
Zaten cemaatin ilk ortaya çıktığı günden bu yana finans kaynaklarının bel kemiğini
de “himmet” adı altında yapılan esnaf bağışları oluşturuyordu.37 Artık, “alaylı”
diyeceğimiz bir kuşağı geride bırakan cemaatin şu anki görünen yüzünü temsil
eden “eğitimli” kuşağın son yıllarda birbiri ardına açtığı şirketler ve holdinglerle
bağlı bulundukları bu hareketi artık kâr eden bir yapıya dönüştürdüğü de kesin.
Adını koymak gerekirse Gülen hareketi, milyonlarca ortağı bulunan, finansal
büyüklüğünü kimsenin söyleyemediği ulus ötesi bir “cemaat holdingi” haline geldi.
Öyle ki güçlü finans kaynakları ve sermaye birikimleriyle Türkiye ekonomisi
üzerinde ciddi bir ağırlığa sahip olan İslamcı sermaye gruplarının içinde özellikle
Gülenciler ekonomik olarak İslamcı tekel haline geldi. Günümüzde cemaat
bağlantılı şirketlerin zenginliği sadece tahmin edilebiliyor. Dünyanın birçok
ülkesine yayılan okullar üzerinden yürütülen misyonerlik faaliyetleri ve gönüllülük
çalışmaları eliyle Gülen cemaati küresel ölçekte ciddi bir toplumsal ve siyasal güç
elde etti. Türkiye’yle en çok ilgilenen ve Türkiye’nin de en çok ilgilendiği iki
başkentte Washington ve AB’nin kalbi Brüksel’de lobi çalışmaları yürüten
ekonomik ve siyasi grupları bulunan cemaat; dünyanın birçok yerinde televizyon,
gazeteler ve dergilerden oluşan medya organları, finans kuruluşları, üniversiteler de
dâhil olmak üzere çoğu burslu olmak üzere 2 milyondan fazla öğrencisi bulunan
okul, yurt ve darshaneleriyle38 küçük bir devlet gibi çalışıyor aslında. Gülen
37 Prof. Doğu Ergil’in hazırladığı Timaş Yayınlarından çıkan “100 Soruda Fethullah Gülen ve Hareketi” kitabında
yer alan, “Hareketin finans kaynakları nelerdir? Bağışlar şeklinde başlayan kaynak temini, küresel bir etkinlik ağını
şu anda nasıl ayakta tutmaktadır?” sorusuna Gülen şu yanıtı veriyordu: “Bu projenin arkasında Türkiye’nin bütün
köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği ve ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak
burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alın teri var. Benim sadece müşevviki bulunduğum bu
gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini
aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve
kinle onu kurutmaya çalışıyorlar.”
38 Fethullah Gülen, Ankara 2 Nolu DGM’deki davasında avukatlarının yazılı olarak sunduğu savunmada, “Adıma
izafe edilen okullarla ilgili olarak sadece belirli kişilerle değil bütün topluma yönelik biçimde vatandaşlarımızın
eğitim-öğretim alanında yatırım yapmalarını tavsiye etmekten başka bir münasebetim olmadığı ortadadır.
Türkiye’deki özel okulların sahiplerinin kimler olduğuna ilişkin bilgiler, bu okulların kurulmasına izin veren ve
onları denetleyen resmi makamlardan, okulların ait olduğu şirketlere ilişkin ve herkese açık olan ticaret sicillerinden
34
cemaatinin mali gücünün halkı etkilediği kadar, pek çok okumuş yazmış insanı,
entelektüeli, solcuyu, muhalifi, ulusalcıyı etkilemesinde bu iktisadî gücün rolü
olduğunu da akılda tutulması gereken bir anekdot olarak kaydetmek fayda var.
Medyanın önemi
Cemaatin en etkin olarak yer aldığı sektörlerden biri de medyaydı. Uzun yıllar aylık
ve haftalık olarak yayınlanan dergiler aracılığıyla politik sürece dâhil ya da müdâhil
olmaya çalışan cemaatin Sızıntı dergisiyle başlayan, aradaki bir iki ufak dergiyle
birlikte Zaman gazetesiyle süren yayıncılık hayatları da 1990’larda patlama yaptı.
Çok hızlı ve ciddi bir gelişme eğilimi gösteren ancak mevcut yayın politikasının bu
gelişime ayak uyduramadığını fark eden cemaat yeni ve sürece uygun politikalar
üreterek toplumsal gelişmelere hâkim olmak ve yön vermek için öncelikle var olan
gazete ve dergilerinde içerikten yayın politikasına dek ciddi değişikliğe gitti.
Hemen ardından da Samanyolu ve Kanal 7 başta olmak üzere birçok televizyon
kanalı, radyo istasyonu, dergiler, yeni gazeteler ve gelişen teknolojiyle birlikte
internet sitelerini de medya ağına kattı.39 Çünkü medya hem gündelik politik sürece
müdahale etmede hem de psikolojik savaşın yürütülmesinde, dezenformasyon ve
bilgi kirliliği yaratılarak toplumu yönlendirmede de çok önemli bir araçtı. AKP
iktidarının kimi zaman azgın bir totaliterlik sergileyerek sadece kendi yandaşları ve
Fethullahçıların hâkim olmasını istediği medya sektörünün, 2010 yılına
gelindiğinde yarıdan fazlası bu zihniyetin eline geçmişti. Kalanlarsa zaten medya
sermayesinin çetrefilli yapısı ve hükümetlerle girdiği akçeli işler ve vergi
kaçakçılığı gibi defoları nedeniyle sesini çıkaramaz hale geldi.
AKP iktidarıyla gelen sıçrama
Türkiye’deki politik gücünü, daha görünür olduğu 1990’lı yıllardan itibaren
genelde iktidara aday kimi partilere sağladığı destekle arttıran ve dolayısıyla
mevcut gücüne ulaşan bu yapı, desteğinin karşılığını da her zaman gördü. Gülen
hareketi daima ülkenin hem görünürdeki hem de gerçekteki “iktidarına” yakın
durmayı seçti. Refah Partisi ve lideri Necmettin Erbakan’ı iktidardan indiren 28
Şubat sürecinde faydalanılan isim olan Fethullah Gülen, kendisiyle işi biten askerin
gücünü tırpanlamak istemesiyle aleyhinde açılan bir dava nedeniyle ABD’ye
kolaylıkla öğrenilebilir. Buralarda yapılacak araştırma ve incelemelerde şahsımın herhangi bir okul ya da eğitim
kuruluşuna sahip olmadığı ortaya çıkacaktır” dedi.
39 Fethullah Gülen, Ankara 2 Nolu DGM’deki davasında avukatlarının yazılı olarak sunduğu savunmada bu konu
hakkında da, “Bir medya grubunun, finans, sigorta vs. gibi ticari şirketlerinsahibi olduğum doğur değildir. Toplumda
bazı insanların tavsiye ve düşüncelerime daha fazla itibar edip, o yönde faaliyet göstermesi, benim ne onlarla ne de
onların kurdukları ticari, mali kuruluşlarla hususi bir alakamın bulunduğu manasına gelmez” dedi.
35
“hicret” etmek zorunda kaldı. Askerler 28 Şubat’tan sonra bin yıl sürecek bir
döneme girildiğini söylese de iktidardan indirdiği RP’nin küllerinden doğan
AKP’yle siyasal İslam 2002 yılında yeniden, hem de tek başına iktidar oldu.
Erbakan’a rağmen kurulan bu partinin iktidar olmasında, İslamcı hareketin devlet
içerisinde örgütlenerek iktidarı ele geçirme stratejisinin en iyi uygulayıcılarından
olan Gülen cemaatinin verdiği destek önemli bir rol oynadı. AKP’nin iktidara
gelmesini ve sonraki seçimlerde iktidarda kalmasını sağlayacak cemaat oylarına
duyduğu ihtiyaç, cemaatin de devlet kadrolarında örgütlenmesini sağlayacak
iktidara olan ihtiyaçla birleşince bu pragmatik çıkar ilişkisi devletin idari yapısında
yıllardır süregelen örgütlenmenin AKP iktidarıyla hızlanmasını da sağladı. Aynı
zamanda ekonomik ve sosyal alanda da aktif olan cemaat üyelerinin ilişkileriyle de
kamusal alanda daha fazla görünür olan Gülen cemaati, Ergenekon
soruşturmalarının en olumlu sonucu olarak askerin demokratik siyaset alanından
kısmen de olsa çekilmesinin yarattığı boşluğu da değerlendirerek son yıllarda
Türkiye’nin iç politikasında ciddi bir etkinliği olan bir güç haline geldi. AKP
iktidarının sistem içerisinde örgütlenmede ciddi bir avantaj yarattığı İslamcı
akımlar bütün bakanlıklarda kadrolaşmasını en tepeden en alta kadar tamamladı.
Başta Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı olmak üzere Sağlık, Ulaştırma, Bayındırlık,
Tarım ve Köyişleri ve hatta son dönemde sol gelenekten gelen Ertuğrul Günay’ın
başında bulunduğu Kültür Bakanlığı ile bunlara ait bütün genel müdürlüklerin,
bölge ve il müdürlüklerinin çok önemli bir kesimi değiştirildi. Atananların tamamı
İslamcı gelenekten gelen kadrolardı. Yapılan tasfiyelerle gönderilenlerin yerine
gelenler ise geçmiş dönemlerde İslamcı oldukları iddiasıyla görevden alınan
bürokrat ve memurlardı.
Örgütlenmenin adresi Emniyet
Üst düzey bir emniyet müdürünün iddiasına göre 5 milyonun üzerinde yetişkin
mürit ve milyarlarca dolarlık bir finansal gücü ellerinde bulunduran
Fethullahçıların en büyük özelliklerinden birisi de Türkiye’de en fazla dershane ve
okul sahibi olmaları. Zaten “Altın Nesil” adını verdikleri proje, eğitim yoluyla
Türkiye’nin idari yapısında yer alacak kadroların yetiştirilmesi anlamına geliyordu.
Günümüzdeki mevcut duruma bakınca başarılı olmadıklarını da kimse iddia
edemez. 1980 darbesi dönemde dini hassasiyeti bulunan ama bu hassasiyetin
derecesini iktidara karşı hiçbir zaman belli etmeyen kadrolar yavaş yavaş ama
giderek fazlalaşarak bürokrasinin içinde yer almaya başlamıştı. 1980’lerin
ortalarından itibaren de örgütlenilmek istenen alanların içinde en çok öne çıkan
adres Emniyet oluyordu. Ve bu kurumda, hem yatay hem de dikey olarak,
sistematik bir biçimde örgütlenmeye çalışan tek yapı Fethullahçılardı. Cemaatin her
daim sızmak istedikleri yer olan TSK içinde istedikleri biçimde bir yapısal
36
örgütlenme kuramamaları üzerine ülkenin ikinci silahlı gücü olan Emniyete el
attılar. Buradaki örgütlenmenin başladığı yer de, cemaatin eğitimle örgütlenme
modeline uygun olarak Polis Kolejleri ve Polis Akademisiydi. Okullarda cemaatçi
öğrenci imamlar ve hocaların koruma zırhında eğitilen öğrenciler mezun
olduklarında da “cemaatin görevlendirdiği” birimlerde kadrolaşmaya devam etti.
Emniyet cemaatin silahlı birimi mi?
Kimi zaman kendilerin gizlemek zorunda kalsalar da, haklarında soruşturmalar da
açılsa hiçbir zaman hız kesmedikleri Emniyet içi örgütlenmelerinde en önem
verdikleri birimler ise Polis Okulları, Personel, İstihbarat, KOM Daireleri ile bu
birimlere bağlı şube müdürlükleriydi. 25 yıldan uzun bir zaman önce başlayan
çalışma 2000’li yıllarda meyvelerini vermiş ve polis teşkilatı adeta cemaatin silahlı
birimi haline getirilmişti. (Bu ifade hukuki sorun yaratır mı?) Emniyet içinde
örgütlenmenin en önemli amaçlarından birisinin, dini akımlardan birinden
hazzetmeyen TSK’nin karşısında durabilecek silahlı bir gücün olması ve aynı
zamanda bir emir komuta hiyerarşisinin bulunması olduğuna yönelik bu tezimiz,
aynı zamanda kitaba “İmamın Ordusu” adını koymamıza da ilham kaynağı oldu.
Adli soruşturmaların kolluk gücünü oluşturan polis teşkilatında örgütlenme
cemaate dokunulmazlık ve güven sağlayacak silahlı bir resmi güç aynı zamanda
devlet kaynaklarından son derecede önemli ve kesintisiz istihbarat akışının da
kaynağı olacaktı. Çünkü Fethullahçıların örgütlenmesinin önünü açan ya da
sağlamlaştıran en önemli olgu kuşkusuz ki bilgiye sahip olmaktı. Bunun için en çok
önem verilen kurumların başında da polis teşkilatı geliyordu. Cemaat için emniyet
başta olmak üzere diğer önemli örgütlenme alanlarından biri olan yargı ve
Türkiye’nin idari yapısının belirlendiği mülkiye kadrolaşması da gücün
pekiştirilmesini sağlayarak devlet olmanın önünü açacaktı.
Bu kadrolaşmanın önünün açılmasında AKP’nin oynadığı rol de küçümsenemez
elbet. Ergenekon ve ilintili soruşturmalarla ordunun vesayetinin kırıldığı bir gerçek.
Ancak üniformalıların kırılan vesayetinin, kravatlılarca ele geçirilen yeni bir
vesayet rejimi yarattığı endişesinin de toplumun kimi kesimlerinde hakim olduğu
da bir başka gerçek. Yani ordunun vesayetinin “demokrasi” adına kırıldığına
ininmamız istenirken bir yandan da iktidarını daha da sağlamlaştıran AKP eliyle
neoliberal politikaların hız kesmeden hayatımızın her alanına yayılması
sağlanıyordu. AKP’ye, politikalarına, söyledikleri ve yaptıklarına da haddini
bildirmek de elbette polis teşkilatına düşüyordu. En basit hak talepleriyle sokağa
çıkan öğrencilerden, kadınlara, işçilerden, memurlara kadar herkes adeta bir şova
dönüşen polis şiddetinden nasibini alıyordu. Çünkü AKP’de her iktidar gibi, silaha
yani güce sahip olanın son sözü söyleyen olacağını biliyordu. Madem TSK’yle
doku uyuşmazlığı vardı o halde diğer silahlı birim olan emniyet iktidarın yanında
37
olmalıydı. Başbakan Tayyip Erdoğan da zaten, Dolmabahçe’de gösteri yapan
öğrencilere yönelik şiddet sonrasındaki eleştirilere, “Ben polisimi ezdirtmem”
diyerek karşı çıkışıyla polisin neden iktidarın yanında durması gerektiğini de
özetlemiş oluyordu.
İktidarın polise desteği elbet bununla bitmiyordu. Polislerin askerlikten muaf
tutulmasının yanısıra 2011 bütçesinde, emniyete ayrılan pay bir önceki yıla göre
yüzde 23,2 oranında arttırılarak, 10 milyar 578 milyon TL'ye çıkartıldı. 2006
yılından itibaren düzenli olarak bütçeden aldığı pay arttırılan polis teşkilatının
neredeyse TSK'nin tümüne ayrılan paya yaklaşan bütçe oranına sahip olması her
iktidarın kendisine yakın üniformalılara egemenlik sağladığının da göstergesiydi.
Bu tezi doğrulayan bir diğer gelişme ise 2011 yılı başında çıkarılan“Harp Silahları,
Bunların Aksam ve Parçalarının İthali'ne İlişkin Tebliği” oldu. Düzenlemeye göre
(93.01 kod kapsamındaki silahlar ne? Bunların arasında geçişi vahim silahlar varsa
bunları bu kısımda belirtmek gerek… 93.01’in ne olduğu) Emniyet Genel
Müdürlüğü’ne de ağır harp silahları ithal etme yetkisi veriliyordu. Böylece Milli
Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı,
Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Olağanüstü Hal Bölge
Valiliği tarafından ya da bu kuruluşlarca yetki verilen kurum ve kuruluşlarca ağır
harp silahları ithal edilebilmesinin yolu açılmış oldu. Tüm bu gelişmeler, TSK ile
kavgalıymış gibi görünen siyasi iktidarın asker içindeki darbeci tehditlere karşı bir
denge unsuru olarak polis teşkilatını yeniden yapılandırmaya çalıştığını
kanıtlıyordu adeta. Ağır harp silahlarıyla donatılmış ve yaklaşık 250 bin olan sayısı
arttırılmak istenen polis teşkilatı gerektiğinde iktidarın özel muhafiz gücü olarak mı
kullanılacak bunu bize zaman gösterecek.
Askerin psikolojik savaş hamlesi
Cemaatin emniyet içinde başlattığı örgütlenme hamlesinin önü süreç içinde kimi
zaman basında yer alan haberler ya da kurum içinden yapılan ihbarlarla kesilmek
istendi. Ama bu çaba da bir yere ulaşamadı. İlgili devlet istihbarat kuruluşlarının
yürüttüğü çalışmalara, ihbarlara ve ele geçen bilgi ve belgelere rağmen
Fethullahçılıkla suçlananlar yerine, disiplin yönetmelikleri ve yasalar hep bu
yapıyla mücadele edenlere karşı uygulandı. Bu gerçekten yola çıkarak
Fethullahçılığın geldiği noktayı tehlike olarak gören ve kendisine hedef seçen
kurumların başında TSK geliyordu. Cemaatin kendi içlerine de sızma çalışmalarını,
Ergenekon ve ilgili soruşturmalarda görüldüğü üzere kimi zaman yetersiz de
kalarak önlemeye çalışan TSK, özellikle 28 Şubat 1997’deki postmodern diye
anılan darbe sonrasında her alanda iktidarı ele geçirmişti. Siyasal alanda ağırlığını
ve demokrasi üzerindeki gölgesini fazlasıyla hissettiren ordunun en büyük desteği
aldığı o dönem medyasının yaptığı haberlerle ülkede adeta cadı avı başlatılmıştı.
38
Tıpkı bugünlerde, sistemin işine gelmediği herkesin Ergenekoncu olarak
fişlenmesine benzer bir şekilde siyasetçisinden, öğretmenine, bürokratından,
sermaye sahibine kadar herkes şeriatçı, tarikatçı ya da cemaatçi olmakla suçlanıyor
bu suçlamalarda yürütülen psikolojik savaş unsurlarıyla destekleniyordu.
Medyaya servis edilen Fethullah Gülen kasetleri
O dönemin emniyet kadroları tarafından, devleti ele geçirmeye çalıştığı ve
cemaatinin ileride laik Cumhuriyet’e karşı bir kalkışmaya hazırladığı iddiasıyla
hakkında rapor hazırladığı Nur Cemaati’nin lideri Fethullah Gülen’in müritlerine
yönelik yaptığı konuşma kasetleri yürütülen savaşın taktiği olarak medyaya
sızdırıldı. İzmir’de askeri okul öğrencilerinin kendi cemaatine bağlı Işık Evleri’nde
basılmasını takiben Emniyetin yürüttüğü bir soruşturma sonunda hakkında dava
açılmasına ve kendisinin “sağlık kontrolü” gerekçesiyle ABD’ye kaçmasına da
neden olan 18 Haziran 1999’da televizyonda yayınlanan iki ayrı kaset
görüntülerinde de emniyet ve mülkiyede örgütlenmenin önemini belirtiyordu. ATV
ana haber bülteninde yayınlanan görüntülerde 40, yandaşlarına devlet kadrolarının
ele geçirilmesinin önemini anlatan Gülen özellikle mülkiye ve adliyedeki
kadrolaşmanın genişletilmesi gerektiğini vurguluyordu. Yürütülen savaşın
unsurlarından biri olarak medyaya sızdırılan görüntülerde cemaat üyelerine sivri
çıkışlarda bulunmamaları tavsiyesinde bulunan Gülen, aksi takdirde Türkiye’deki
hareketlerinin sonunun Cezayir olacağı uyarısında bulunup, “aynı cephede
sayılabilecekleri” DYP ve RP çizgisindeki siyasal örgütlenmelerle ilişki
kurulmasını gerektiğini anlatıyordu. Kasette yer alan konuşmalarında Gülen şunları
söylüyordu:
“İslamın geleceği adına örgütlenin”
“Arkadaşlarınızın mevcudiyeti, İslam’ın geleceği adına bu işin garantisidir yani.
Bu açıdan Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim
arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle
değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde
garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hálá bu
sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir.
Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları
lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde
kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan
bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam
40 O dönem ATV’de görev yapan gazeteci Mahmut Övür yıllar sonra sözkonusu kasetlerin sonraki süreçte
Ergenekon sanığı olan Ergün Poyraz tarafından getirildiğini açıkladı.
39
ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye
çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster
Mülkiye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye’de çalışan arkadaşlarımız
olsun herkes için sözkonusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok
ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve
kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken
vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer.
Zaiyata meydan verilmemeli. Bu açıdan bizim ister o dairede, ister diğer dairede
arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Cezayir’i, Suriye’yi, Mısır’ı
yaşamayalım. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var.
Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi
dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli. Kendi planında
meseleleri çözdükten sonra, ülkesinde çözmeye çalışmalı. Bazı arkadaşlar birtakım
cesaretli ruhları cesaretlendirmek, secaatlendirmek, birtakım ruhları
heyecanlandırmak için belki kahramanca tavırlara da ihtiyaç vardır, diye
düşünebilirler. Fakat ben kuvvet dengesi olmadığım için şahsen o yol yerine, böyle
kendi düşüncemi yayma, kendi düşünce sistemim adına varlığı, her tarafı fethetme,
ele geçirme yolunu şahsen tercih ederim. Hususiyetle öyle devlet memuru olarak
arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar, fuzuli kahramanlık olur. Gereği yoktur o
tür şeylerin. O sahada daha verimli nasıl olacaklarsa dinimiz adına, İslami
düşüncemiz adına. Ne yapabiliyorlarsa, ben ve onları yapmalıdırlar. Başka
kuvvetler var bu ülkede. Oysaki usulünce gidilebilirdi, onların hissiyatları
alınabilirdi. Onlara sorularak, onları arkamıza alarak yapabilirdik ve yürürdük
orada. Bir şerri aşardık Allah’ın inayetiyle; geriye dönmezdik, falso yaşanmazdı.
Bu Adliye içinde aynen söz konusudur. Yani siz hâkim değilsiniz. Başka kuvvetler
var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek, böyle dengeli, dikkatli tedbirli,
temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım yani. Aynı cephe
sayılabilecek, bize sıcak bakabilen bir çerçeve içinde mütalaa edebileceğimiz
siyasiler vardır. Refah’tan bugünkü manasıyla DYP’ye kadar uzanan siyasi
yelpazedir. Bu insanlarla çatışmadan onlarla aramızdaki farklı müşterekleri ortaya
koyarak, o çizgide belli bir münasebet tesisinde yarar var bence. Hatta gerek
hukuki sahada gerekse mülki sahada icraatlarını diyalog içinde yürütmelerinde
yarar olur. Zıplayacaksın yerinde. Duruyor gibi yapmayacaksın. Müslüman
durmaz yani. Hep akar, çağlar. Baktın ki koşamıyorsun, yerinde zıplayacaksın.
İşler öyle hesap edilmeli ki, en kötü duruma göre, en handikap hale göre hesap
edilmeli. Gerçekten adımlarınızı açarak, iyi bir maratoncu gibi koşacaksın. Ve
hazırız, gerilimdeyiz, tam bir metafizik gerilim içinde, bir boşluk bulunca yeniden
maratona geçeriz. Bazen hasımdan kaçmak bile çok önemli bir manevradır. Şef
dönemi onlar bir kısım şiirlerin mısralarında var. Bir kısım nesir kitaplarında var,
göreceksiniz. Dinlerseniz zulüm dosyalarında var. Başına çarşaf geçirdiğinden
40
dolayı Erzurum’da Cumhuriyet carresinde kadınların asıldığı dönemde, ’Niye
çarşaf giydiniz’ diye demokrasinin rafta, istibdadın milleti kırıp, geçirdiği bir
dönemde. Medrese zaviye gibi işleyen ’şarj evleri’... Bu evler meçhul evlerdir. Bu
evler sizin bildiğiniz gibi evler, minaresi olan, ezan okunduğu zaman herkesin içine
gittiği malum evler değildir. Meçhul ev. Kelime karekteristik olarak seçilmiştir.
Belirsiz evlerdir. Bunlar belirli olamazlar, çünkü o evlere girip, çıkıp insanlar
yakın takiptedir. Elden geldiğince evde kamufle edilmelidirler. Benim kimseye bir
şey tavsiye edecek durumum yok. İmana ve Kuran’a hizmet düşüncesini evlerimizde
gerçekleştirmeyi çalışıyoruz. Sizinde aşına olduğunuz Işık Evlerinde, Işık
komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Arkadaşlarımız, tanıma imkânı ve
fırsatını buldukları bu hizmeti benimsiyorlar, beğeniyorlarsa kendi dünyalarında
da bu sistemi yaşayabilirler. Yanlış bir şey yapan, kıvama ulaşılmadan özleriyle
tam bütünleşmeden gereken mesafe alınmadan bir kısım erken huruç diyebileceğim
çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer. Anayasal müesseselerdeki kuvveti
cephenize çekmeden her adım erken. Kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı
sırtınıza alıp, taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz
şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün
anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekeceğiz ana kadar her adım erken
sayılır. Biliyorum ki elinizdeki meyve sularının boş kutularını dışarı çıkarken çöp
kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutusuna atıp
gideceksiniz...”41
Bilgiye sahip olan güçlüdür
Fethullah Gülen’in altını çizdiği emniyetteki örgütlenmenin en önemli adresi
öncelikle atamaların belirlendiği Personel Dairesi, sonra da teknik takip, izleme ve
dinleme faaliyetlerini yürüten birim olan İstihbarat ve KOM Dairesi Başkanlığı ve
bu birime bağlı il şube müdürlükleriydi. Sadece telefonların dinlenmesiyle bile
rekabet edilemez bir siyasi ve ekonomik güç olunacağının kanıtını da özellikle
teknolojinin gelişmesiyle birlikte daha da yaygınlaşan dinleme olanaklarıyla siyasi
ve ekonomik birçok rakip kişi ve kurumun alt edilmesi hepimize gösterecekti.
Bilgiye sahip olanın güce sahip olacağı inancıyla hareket etmenin meyveleri de
2000’li yıllarda şantaj, itibarsızlaştırma, görevden el çektirtme, siyaset sahnesinden
yok etme gibi olaylarla toplanmaya başlandı.
Hanefi Avcı’nın 2010 Ağustos ayında yayımlanan ve büyük gürültü koparan
kitabında42 cemaatçilerin polis içinde ilk örgütlenmeye başladığı yıllardan itibaren
ilk ele geçirmek istedikleri birimler olan İstihbarat Daire ve KOM Başkanlığı’nın
neden bu kadar önemli olduğu da şöyle anlatılıyordu: “Ülke genelinde istedikleri
41 ATV haber 18 Haziran 1999
42 Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün devlet Bugün Cemaat, Angora Yayıncılık
41
gibi bilgi toplamak, istedikleri kişilerin faaliyetlerini izleyip öğrenmek gayesinde
olanların yaptığı ilk şey Emniyet İstihbarat Dairesini ele geçirmektir. Orada hâkim
konumda olmaları gerekir. Bunu MİT üzerinde etkinlik kurarak da yapabilirler
ama o kurum daha ilerisine müsaade etmez. Eğer sadece bilgi toplamak yerine
haklarında bilgi toplandıkları kurum ve kişiler hakkında adli işlemlerde bulunmak
da isteniyorsa Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadale (KOM)
Dairesinde etkin olunması şarttır. Sadece merkezi yapıları değil, operasyonların en
çok yönetileceği başta İstanbul, Ankara olmak üzere bazı önemli illerdeki bu
dairelerin uzantısı şubelerin de ele geçirilmesi gerekir. Eğer sadece bilgi toplamak
ve bunlarla ilgili adli işlem yapmakla da yetinmeyip her memur, asker ve özel
kanunlarla korunan kişiler hakkında da işlem yapmak isteniyorsa, o zaman özel
yetkili mahkemelerin savcıları ve hâkimleri üzerinde de etkin olunması gerekir.
Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı sahip olduğu geniş teknik imkânları ile herkes
hakkında her türlü bilgiyi toplayabilir, kim kimlerle görüşüyor öğrenilebilir, eline
telefon alan herkesin irtibatları ve ilişkileri belirlenebilir. Hiç kimse onlardan
ilişkisini gizleyemez.
Emniyet İDB ve her ildeki şubesi, hatta bazı ilçelerdeki birimlerinin istihbari
dinleme yetkisi vardır. Kişiler dinlenir, izlenir ve bir süre sonra evraklar imha
edilir. Yıllarca her konuda ve her kurumdan toplanmış terabaytlara sığmayan bilgi
bankaları mevcuttur. Dahası kimsenin hesap edemeyeceği teknik imkânlara sahip
Türkiye’nin her ilindeki istihbarat şubelerini 7 bin civarındaki personeli vasıtasıyla
ülke genelinde her yerde izleme faaliyetlerinde bulunma olanakları vardır. Onları
yalnızca Emniyet Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı denetleyebilir, müfettişler dâhil
kimse binalarına giremez ve işlemlerine karışamaz.
KOM Daire Başkanlığı merkez ve ülke genelindeki örgütlü suçlar ve organize
gruplarla ilgili tahkikatları yapar, aynı zamanda adli dinleme ve izlemenin
Emniyetteki en etkin merkezidir. Özel yetkili savcılar ve mahkemeler biraz da
kanunları zorlayarak herkes hakkında doğrudan dava açabilir, gözaltı kararı
verebilir, tutuklayabilir. Fakat normal hallerde devlet memurları hakkında
görevleri nedeniyle işledikleri suçlar için tahkikat yapılması 4483 sayılı kanuna
göre belli makamların iznine tâbidir. İlçe memurları için kaymakamlardan, il
memurları için valilerden, merkez memurları için genel müdür ve benzeri
amirlerden, üniversiteler için YÖK veya rektörden izin şartı vardır. Bu izin
olmadan doğrudan dava açılmaz, belli suçüstü halleri haricinde savcılar doğrudan
tahkikat yapamazlar. Ama herhangi bir fiil özel yetkili mahkemelerin görev alanına
giriyor denince herkes hakkında doğrudan dava açılabilir. İşte Türkiye’de son
yıllarda, böyle bir planın uygulandığını görüyoruz. MİT’e hâkim olsanız, sadece
bilgi toplarsınız, belki bunları saptırarak kullanabilirsiniz ama daha ilerisini
yapamazsınız. Aksiyonel bir eylem gerçekleştirme arzusundaysanız, MİT size
yetmez. Bu doğrultuda önce KOM Daire Başkanlığı, sonra İstihbarat Dairesi
42
Başkanlığı, ardından da İstanbul ve Ankara İstihbarat Şubesi ve bunlarla paralel
olarak özel yetkili mahkemelerin savcı ve hâkimlerinin de belli oranda belirli
eğilimlerde olan kişilerden oluşturulduğunu bugün net olarak görmek mümkün.”
Işık Evlerinde belirlenen kariyer
Fethullah Gülen’in de önemle vurguladığı emniyet içinde örgütlenmenin ilk
başladığı yer kuşkusuz ki polis okulları. Cemaatçi emniyetçilerin, henüz polis
okullarına gelmeden önce, daha orta öğrenim sırasında cemaatçi eğitim
kariyerlerinin başlangıcı olan Işık Evleri’ndeki telkinlerde lise ya da üniversite
öğrenimleri sırasında nerelere girmeleri gerektiği belirleniyordu. 1980’li yılların
ortalarından itibaren de cemaatçiler, gelecekte Türkiye’yi yönetecek kadroların
yetişmesi planı olan “Altın Nesil” projesi kapsamında eğitim yoluyla bürokrasiye
girmiş Işık Evleri’nden mezun öğrencilerden polislik mesleğine yönlendirilenler de
1987-91 yılları arasında Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis okulları ve bazı
emniyet daire başkanlıklarında etkili olmaya başlamıştı.
Polis Akademileri Fethulahçı örgütlenme merkezi
Emniyet içinde örgütlü olduğu artık kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen
cemaatinin 1970’lerin ortalarında başlayan planlı teşkilatlanması, yıllar içinde
neredeyse kesintiye uğramadan sürdü. Bunda elbette ki sağ muhafazakâr partilerin
iktidarda olması etkendi. 1980 darbesi sonrasındaki uzun ANAP iktidarında da,
İçişleri Bakanlığı gibi kritik önemde bir koltuğun sahibinin Nakşibendî olduğu
bilinen Abdülkadir Aksu olması cemaat için büyük bir özgürlük alanı yaratmıştı. O
dönemde Turgut Özal’ın da, Gülen cemaatinden gelen baskılarla 1984 yılında Polis
Akademisi Yasası’nda yapılan bir değişiklikle lise ve üniversite mezunlarına
doğrudan Polis Koleji’ne girme imkânı tanındı. Daha önce sadece Polis
Koleji’nden mezun olanların devam edebildiği Polis Akademisi’nin ilk ve son
sınıflarına dışarıdan da öğrenci alınmasına ilişkin yapılan bu düzenleme emniyet
içindeki sistematik Fethullahçı örgütlenmenin de miladıydı. Bu düzenlemeyle
birlikte Akademi’nin öğretim kadrosu ve öğrencileri arasında başlayan cemaat
örgütlenmesi hızı kesilmeden 1991 yılına kadar giderek artmıştı. Bu yasa
kapsamında Polis Akademisi’ne gelen ve “özel sınıflarda” verilen 6-9 aylık gibi
kısa süreli eğitimlerden sonra, büyük kısmı Fethullah Gülen cemaatiyle bağlı olan
dini itikatları kuvvetli bu çocuklar komiser yardımcısı statüsünde mezun olup üst
rütbeli polisler olarak göreve başladı. Hatta Anayasa Mahkemesi’nin Dışişleri
mensupları için verdiği bir karardan da yararlanarak askerlik sürelerini rütbelerine
de saydırmayı başarmışlardı. Emniyette cemaate yapılan güzelliklerinden birisi de
1980’lerin sonunda gerçekleşmişti. 1988-89 öğretim yılında Polis Akademisi’nin
43
kadrolu eğitim elemanı gereksinimini karşılamak üzere, 41 öğretim görevlisini
yüksek lisans ya da doktora yapmak üzere devlet bursuyla İngiltere’ye göndermişti.
4 yıl sonra eğitim durumlarının ne olduğuna ilişkin Büyükelçilikler kanalıyla
öğrenim gördükleri üniversitelerden yapılan araştırmada ise birçoğunun yeri dahi
belirlenememişti. Derken 1993 yılındaki DYP-SHP koalisyon hükümetinin 4 ay
süreli İçişleri Bakanlığını yapmış olan Mehmet Gazioğlu, Polis Akademisi Başkanı
olan Ümit Erdal’dan, yurtdışındaki bu kayıp araştırma görevlilerinin görev
sürelerini uzatmasını talep etti. Ünal Erkan zamanında ortaya çıkarılan hileli kura
yolsuzluğu ve akademideki öğretim üyelerinin de suçlandığı diğer soruşturmanın
ayrıntılarına vakıf olan Erdal, bu süre uzatımını kimlerin işine geleceğin hemen
tahmin etti. Bakan Gazioğlu’na, “Dört yıldır yurtdışında ne yaptıkları belli
olmayan bu kişilerin sürelerinin uzatılması için size bir teklifte bulunamam” diye
karşılık verdikten birkaç saat sonra görevinden alınarak APK Kurulu uzmanlığına
atanacaktı. 1997-98 öğretim yılında da Akademi Yönetim Kurulu kararıyla ilişiği
kesilen 20 öğretim görevlisi idari yargı kararının yürütmeyi durdurmasıyla yeniden
görevlerine dönerek ve yardımcı doçent ve doçent kadrolarına atanmışlardı.
ANAP’ın yine hükümet ortağı olduğu DSP ve MHP’yle birlikte 28 Mayıs 1999’da
kurulan kurulan 57. Hükümetin İçişleri Bakanlığını da görevinden alındığı 2001
yılı Haziranına kadar Sadettin Tantan yapmıştı. İşte o dönemde, Polis
Akademisi’ndeki öğretim görevlilerin yerinden etmenin mümkün olmadığı bir yasa
çıkarıldı. Bu yasaya göre, öğretim üyeleri kendileri talep etmedikçe, yani istekleri
dışında başka bir yere atanamayacaktı. Emniyet kadroluların yanı sıra, sivil öğretim
elemanlarının da, eğitim ve öğretimin yanı sıra başkan yardımcılığı, dekan
yardımcılığı, enstitü müdürlüğü gibi idari görev almalarını da bu yasa sağlıyordu.
Öte yandan, yönetimde bunan akademisyenlerin Akademiye alınacak öğretim
elemanları kadrolarını seçme kurullarında ve eğitim müfredatında belirleyici rol
oynamaları da sağlanıyordu. 9 Mayıs 2001’de yürürlüğe giren 4652 sayılı Polis
Yükseköğretim Kanunu’yla Polis Akademisi üniversite yapısına dönüştürülmüş,
Polis Okulları da, iki yıllık Polis Meslek Yüksek Okulu haline getirilerek Polis
Akademisi’ne bağlanmıştı. Yeni yasayla mevcut eğitim kadrosuna, tayin açısından
neredeyse dokunulmazlık sağlanmış oluyordu. Bu değişikliklerle Emniyet içinden
doğacak Altın Nesil’in önünde hiçbir engel kalmamıştı. Sadece sabretmek
gerekiyordu. 1990’lara gelindiğindeyse hedef daha da büyütüldü. İDB, KOM Daire
Başkanlığı ile Terörle Mücadele ve Harekât Daire Başkanlığı da (TEMÜH)
isteniyordu. Ve aradan 20 yıldan fazla zaman geçtikten sonra o dönem mezun
olanlar polis teşkilatının en önemli şubelerinde Daire Başkan Yardımcılığı
rütbesine kadar çıktılar. Daire Başkanı olmaları için önlerindeki tek engel olarak
kıdem sorunu vardı. Çünkü Polis Şûrası kararı ile II. sınıf emniyet amirinin I. sınıfa
çıkması için dört yıl beklemesi gerekiyordu. Nihayet 2009 yılında bu sürede sona
ermişti. Artık bu kadroların Emniyetin en kritik birimleri olan ve adeta fiili genel
44
müdürlük olarak nitelendirilen İstihbarat, KOM ile Terörle Mücadale ve Harekât
Daire Başkanlıkların başında olmaları için bir engel kalmamıştı. Her biri
birbirinden değerli bir stratejik merkez olan bu birimlerden en önemlisi ise yasalara
bağlı kaldığı müddetçe görev ve sorumluluk alanının, neredeyse sınırları olmayan
İDB’ydi. Hiç kuşkusuz bu birimi esas cazip kılan ise son yıllarda giderek
yaygınlaşan telefon dinlemelerin de tek yetkilisi ve merkezi olmasıydı.
Polis görev kuralarında hile
Cemaatin ilk örgütlendiği yer Polis Kolejleri ve Akademisiydi, ardından da
düşürülen ilk kale Personel Daire Başkanlığı oldu. Akademiden, yine cemaat
hocaların ve idarecilerinin elinden mezun olanlar Personel Daire Başkanlığı’nın da
içinde olduğu bir tezgâhla kilit noktalarda görev alabiliyorlardı. Bu örgütlenmeyi
ilk açığa çıkaran en önemli olay Ünal Erkan’ın Emniyet Genel Müdürü olduğu
dönemde yaşanmıştı. 1991 yılının Haziran ayında dönemin ANAP iktidarının
İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne (EGM) Ünal
Erkan’ı atamıştı. Erkan’ın göreve geldiği ilk günden itibaren önüne gelen
şikâyetlerin en çoğu Polis Akademisi’yle ilgiliydi. Şikâyetlerin ortak noktası,
yukarıda anlattığımız, cemaatle bağlantılı gençlerden özel sınıflar oluşturulup 6
aylık eğitimden sonra komiser muavini olarak belirli birimlerde göreve
başlatılmasıydı. Bu şekilde akademiye giren öğrenciler de komiser yardımcısı
olarak mezun olduktan sonra hileli kurayla Emniyet’in istihbarat, personel,
muhabere birimleri ile polis okullarına atanıyorlardı. Bu konuyla ilgili bir ihbarın
İçişleri Bakanı Kalemli’ye dek ulaşması üzerine de Ünal Erkan, yardımcısı Ümit
Erdal’la birlikte kimseye haber vermeden, gece yarısı kura çekiminin yapılacağı
Polis Akademisi’nin yolunu tutmuştu. Çünkü cemaatle bağlantılı yeni mezun
komiser yardımcılarının nereye atanacağı önceden belliydi. En önemli yerler ise
Personel ve İstihbarat Dairesi’ydi. Zaten gelen ihbarda da “Işık Evleri” kökenli
komiser muavinlerinin stratejik görevlere gelebilmeleri için isimlerinin farklı
torbaya konulduğu bilgisi verilmişti.
Bu olaya, Gazeteci Saygı Öztürk’ün “Okyanus Ötesindeki Vaiz” isimli kitabında da
yer verildi. Öztürk’ün kitabında anlattığına göre; “Torbaların başında oğluna Said
kızına Nur adını verdiği için ‘Nurcuların lideri Said-i Nursi’yi çağrıştıran imam’
diye bilinen emniyet mensubu vardı.”43
Ünal Erkan anlatıyor
43 Saygı Öztürk, Okyanus Ötesindeki Vaiz, Doğan Kitap
45
Neler olduğunu Ünal Erkan daha sonra, Çağın Polisi isimli dergide şöyle
anlatıyordu: “Kura çekimi sırasında kayırmacılık yapılacağı yönünde duyum
almıştım. İlgili genel müdür yardımcısı arkadaşımı uyardım. Bir arkadaşıma
öğrenci velisi gibi akademiye telefon ettiriyordum. Gün boyunca çekilmesi gereken
akademi mezuniyet kuraları gecenin 24’üne kadar hala çekilmemişti. ‘Nihayet
kuralar çekilmeye başladı’ diye haber aldığımda yanıma Emniyet Müdür
Yardımcısı Ümit Erdal’ı alarak sivil bir taksiyle akademiye gttim. Bizim kolejde
okuduğumuz Anıttepe’deki binanın kütüphane olarak kullanılan salonunda, bir
heyet tarafından kura çekim işleminin sürdüğünü gördüm. Yeni mezunlar içeri tek
tek alınıyordu. Başkanın önündeki masanın üzerinden bir torba, altındaki
sehpalarda da başka torbalar bulunuyordu. Her bir torbada istihbarat, kaçakçılık,
trafik gibi birimler için lazım gelen sayıda kura kâğıtları vardı. Geri kalanları da
ayrı bir torbadaydı. İçeri giren yeni mezun, eğer kayırılacak elemansa özel
torbadan hazırlanmış torbadan kura çekiyordu. Gariban ise, yani herhangi bir
kayıranı yoksa masa üstündeki torbadan kura çekiyordu. Komiser muavini kura
için geldiğinde listeden isimleri işaretlenmiş olup olmadığı kontrol ediliyor,
masanın altındaki torbalardan birinden çıkan kâğıtla nereye atandığı
söyleniyordu.”44
Işık Evleri’nde eğitim
Bu şekilde Işık Evi kökenli komiser muavinlerinin, cemaatin isteklerine göre
belirlenen illerde istihbarat, personel, polis koleji, kaçakçılık gibi önemli birimlerde
görev almaları sağlanıyordu. Cemaat bağlantılı olmayanların ise karakollar ve
sıradan görev yerleri bulunuyordu. Erkan, neye uğradığını şaşıran cemaatin
akademideki görevlileri hakkında tutanak tuttururken hileli kura çekiminin iptal
edildiğini duyurdu. Söz konusu olayla ilgili soruşturma başlatılırken birçok ilde
kadro değişikliğine de gidildi. Kura çekimi listesi incelendiğinde isimleri işaretli
olanların hepsinin daha önce ayarlanmış torbadan kuralarını çektiği belirlendi.
Öğrencilerin akademiye girişleri araştırıldığındaysa yüzde 90’ının kolej kökenli
olmayıp sonradan yapılan düzenlemeyle Akademi’ye ilk ya da son sınıftan
başlayan öğrenciler olduğu tespit edildi.
Öğrenciler alınan ifadelerinde Karşıyaka’da bulunan Işık Evi’nde eğitimden
geçtiklerini söyledi. Belirtilen adrese yapılan baskında verilen bilgilerin doğru
olduğu çıktı. Neler olduğunu Gazeteci Muharrem Sarıkaya olaydan 8 yıl sonra,
Fethullah Gülen’in ATV’de yayınlanan kasetlerinin ortaya çıkmasından sonra
çalıştığı Hürriyet Gazetesinde yayımlanan “Fethullah Hoca’nın Emniyet planı...”
başlıklı yazısında anlatmıştı. “Devlet, Fethullah Gülen’i son dönemde ortaya çıkan
44 Nedim Şener, Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat
46
kasetleriyle mi tanıyor? EGM’nde 8 yıl önce yaşanan bir operasyon, bu soruyu
yanıtlıyor...” diyerek hileli kura skandalını anlatan Sarıkaya, “...Bu öğrencilerden
bazılarını sorguya çekiyor. Öğrencilerden biri şu itirafta bulunuyor: “Biz
Karşıyaka Semti’nde Fethullah Gülen Hocaefendimizin açtığı ışık evinde
toplanırız. Orada eğitim alırız...Erkan, Karşıyaka’daki adrese baskın yaptırıyor.
Verilen bilgilerin doğruluğu ortaya çıkıyor.
Evde Fethullah Gülen’e ait kitaplar, videokasetler ve başka bazı yayınlar
bulunuyor. Geniş çaplı bir operasyon başlatıyor. İşin sorumluları hakkında
soruşturma açtırıyor ve mahkemeye sevk ediyor. Erkan, 9 ay görevde kalıyor,
ardından Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’ne atanıyor. Aradan geçen zaman içinde o
dönemde görevden el çektirdiği kişilerin hemen hepsinin Emniyet’e döndüklerine
tanık oluyor. Hem de bugün birçoğu kritik noktada oturuyor. Açtırdığı soruşturma
dosyaları ise kayboluyor...”45
“Fethullah’ın Copları”
Burada bir parantez açarak, Muharrem Sarıkaya’nın yazısında da geçen Işık
Evleri’yle, daha doğrusu bu cemaat evleri ile polisler arasındaki ilişkiye dair birkaç
anekdot aktarmakta fayda var. Polislik eğitimi verilen akademi, kolej ve
okullardaki Fethullahçı örgütlenme ve bu örgütlenmenin kucağına düşen
öğrencilerin Işık Evleri’nde neler yaşandığıyla ilgili en ayrıntılı bilgiler ilk kez
Fethullah’ın Copları isimli kitapla gün yüzüne çıkmıştı. Kendisi de 1986 yılına
kadar Polis Koleji ve Polis Akademisi’nde 7 yıl eğitim gören Zübeyir Kındıra, okul
içinde örgütlü cemaatçilerle arası olmadığı gibi Cumhuriyet gazetesi okuyup Zülfü
Livaneli’nin kasetini dinlediği gerekçesiyle sicili bozularak atıldı. İletişim
Fakültesini bitirdikten sonra gazetecilik yapmaya başlayan Kındıra 1999 yılında
yayımlanan kitabında, hocasından öğrencisine dek Fethullahçıların usulsüzlük ve
baskı yöntemlerini, Işık Evleri’ndeki gizli toplantılarındaki din eğitimlerini
anlatıyordu. Akademi ve kolejde cemaat saflarına giren öğrencilerin daha sonra
emniyet içinde atama şube, polis koleji, Polis akademisi ve İstihbarat Dairesi gibi
kritik noktalara getirilerek Fethullahçıların yararı için kullanıldığına ilişkin tespitler
de içeren Kındıra’nın kitabı Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Fethullahçılar
hakkında başlattığı emniyet içinde ve devlet kurumlarında yapılanmasıyla ilgili
soruşturmada da faydalanılan bir kaynak olmuştu.
Emniyete atılan Fethullahçı tohumu
45 Hürriyet Gazetesi, 24 Haziran 1999. Bu konu ilerleyen bölümlerde işlenecektir.
47
Emniyetin içine “Fethullahçı tohumu” atılmasının ilk günlerine tanıklık eden biri
olarak cemaatin “kendilerinden olmayanları saf dışı bırakma” yöntemlerini yaşamış
biri olduğunu da belirten Kındıra kitabınin önsözünde şunları yazıyordu: “14
yaşında Polis Koleji öğrencisi olarak Emniyet Teşkilatı’na girdim ve 1986 yılında
bu örgütün elemanlarının, baskı ve dayanaksız suçlamaları ile sicilim bozulduğu
için ayrılmak durumunda kaldım. Polis Koleji ve Akademisi’nde geçirdiğim 7 yıl
boyunca, polis içinde bu örgütün varlığını net olarak gördüm. Ayrıldıktan sonra
da, Kolej ve Akademi yıllarından bu yana arkadaşlığım süren polis dostlarımla bu
konuda sürekli görüş alışverişi içinde oldum. Bu dostlarımla ilişkilerim ve onların
yaşadığı ve tanık olduğu olayları aktarmaları sayesinde, polis teşkilatının içindeki
Gülen cemaatinin giderek büyümesini, güçlenmesini ve polis içinde egemen bir güç
olmasını yakından izleyebildim. Polis Koleji’nin uygun ikliminde, birçoğumuz daha
ilk hafta sonu izninde, bu Fethullahçı topluluğun içinde, nereye ve neden gittiğini
bilmeden bir ’Işık Evinde’, Said-i Nursi’ risalesi dinlerken buldu kendisini.
Bazılarımız okula döner dönmez, üst sınıflara ya da komiserlere durumu anlatıp,
‘korunmaya’ alındı. Ama yalanlarla, gizlice götürüldüğümüz o evleri, orada
yaşadıklarımızı ve o günleri hiç unutmadık. Ben de o evlerden birine
götürülenlerdendim. Hemen uzaklaşıp, kurtuldum. Benim gibi birçok arkadaşım da
bu topluluktan uzak durdu. Ama benimle birlikte o gün o eve gidenlerin birçoğu iyi
birer Fethullahçı oldular. O gün o evde, benim ilk namazımda yanımda duranlar ve
onların anlayışı tarafından Emniyet Teşkilatı’ndan uzaklaştırıldım. Yıllar sonra,
gazeteci olarak o gün, o evde benimle birlikte olanların, Emniyet Teşkilatı’nın en
kritik üst yönetimlerinde bulunduklarına tanık oluyorum.”46
Cemaatin nur saçan hücreleri: Işık Evleri
Kındıra kitabında, cemaatin kendi ideolojisine göre insan yetiştirmek, genç
beyinleri yıkamak için ”eğitim ve öğretim” amacıyla kullandığı ve Gülen
örgütlenmesinin temeli olduğunu vurguladığı Işık Evleri’nin “Şarj Evleri”, “İbn-i
Erkam Evleri” gibi adlarla anıldığını da yazıyordu. Sahabe olan yani Hazreti
Muhammed döneminde yaşamış bir Müslüman olan İbn-i Erkam’ın adının bu
evlerle birlikte anılmasının özel bir nedeni olduğunu belirten Kındıra bunu, “İslam
tarihçilerine göre; İbn-i Erkam herkesin dışladığı, birlikte görünmekten,
konuşmaktan kaçındığı bir dönemde Muhammet’i evine almıştır. Bu nedenle evi
nurla, yani ışıkla dolmuştur” diye açıklıyordu. Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında
“Ahir zamanda gelerek dini tahrip eden deccalin bir daha hortlamak üzere
öldürüldüğü ev” diye sıkça geçen cemaatin hücreleri durumundaki Işık Evleri’yle
Polis Koleji ve Akademisine giren her yeni öğrencinin mutlaka tanıştığını ve en
46 Zübeyir Kındıra, Fethullah’ın Copları, Su Yayınları
48
çok giden topluluğu oluşturduğunu söylüyordu Kındıra. Başlarındaki en rütbeli
kişinin “okul imamı” olduğu cemaatçi üst sınıftakilerin aldıkları talimat uyarınca,
toy öğrencileri çeşitli sohbetlerle “kıvama getirdikten” sonra hafta sonları
izinlerinde birer tarikat eğitim merkezi olarak işleyen Cebeci, Demetevler,
Aydınlıkevler, Keçiören, Abidinpaşa gibi gözden uzak yerlerdeki kenar semtlerde
bulunan Işık Evleri’ne götürüldüğü anlatılan kitapta şunlar yazıyordu:
“Ankaralı olmayan bazı öğrenciler de gidecek bir ‘ev’ bulmuşlardı.
Sonraları ’Işık Evleri’47 olarak literatüre geçecek ’Nurcu Tarikatı’nın evleri başta
olmak üzere Süleymancı, Nakşibendî tarikatlarının ‘dershane’ adı verilen evleriydi
bunlar. Bu evlere giden birçok Polis Koleji öğrencisi olduğunu tüm öğrenciler ve
okul yönetimi de biliyordu. Ancak, o tarihlerde bunu engellemek ya da soruşturma
açmak için doğrudan ve ciddi sayılabilecek bir girişim yapılmadı. Çünkü henüz
rahatsızlık verecek bir boyuta ulaşmamıştı ve ’rejime yönelik tehlike’ oluşturacak
bir yanı olduğu düşünülmüyordu. Yıllar geçtikçe devletin hemen tüm kurumlarında
ve yargı organlarında, ’tehlike’ olarak algılanan bu evlerle ilgili inceleme,
araştırma hatta soruşturma açılabildi. Ama biraz geç kalındı. Çünkü o tarihlerde
bu evlere gidenler ve orada yetişenler artık, bu ‘Işık Evleri’ ile ilgili açılacak
soruşturmaları engelleyebilecek, amacından saptırabilecek güce sahip oldular.”
Şikâyet edene hem işkence hem tarikatçı soruşturması
Yedi yıl boyunca kendisi ve bazı arkadaşları tarafından konuyla ilgili şikâyet
dilekçeleri vermelerine karşın tarikat bağlantısı saptanarak Emniyet Teşkilatından
uzaklaştırılan bir tek kişiye tanık olduğunu aktaran Kındıra, şikâyetlerini işleme
koyan komiserlerin de bir hafta içinde okuldan tayin ettirildiğini de kitabında
anlattı. Cemaate tavır alan öğrencileri koruyan komiserlerin süratle tayinlerinin
çıkmasıyla yalnız kaldıklarını, şikâyet dilekçesi verdikleri için de cemaat tarafından
“komünist” diye sakıncalılar listesine alınarak dayak ve göze kolonya dökmek gibi
işkencelere katlanmak zorunda kaldıklarını anlattı. Daha ilginç olan ise
cemaatçileri şikâyet edenlerin, “tarikatçı olduklarına ilişkin şikâyet” üzerine
soruşturmadan geçmesiydi.
47 Fethullah Gülen kendisi ABD’deyken Ankara 2 Nolu DGM’de tutuksuz yargılandığı davada avukatları
aracılığıyla yazılı yaptığı savunmada Işık Evleri’ni şöyle anlatmıştı: “12 Eylül 1980 öncesinde üniversiteli öğrenciler
sağcı solcu şeklinde kamplara ayrılmıştı. Bütün bunlardan uzak kalmak isteyen masum öğrenciler de iflah edilmiyor
ve mağduriyete uğratılıyordu. Resmi ve özel öğrenci yurtlarında anarşi kol geziyordu. Vaiz olarak görev yaptığım
bu dönemlerde vaazlarıma ve sohbetlerime gelen öğrencilere ve velilere, tanıdık öğrencilerle beraber evler tutup
kalmalarını tavsiye ediyor, böylece terörden uzak kalabileceklerini söylüyordum. Bu tavsiyemde fikri ilham
kaynaklarımdan biri de, içlerinde Allah’ın anıldığı huzur dolu evlerden bahsedilen Nur suresi olmuştur. Esasen Işık
Evi tabiri, kendi aralarında ev tutan bazı öğrencilerin, kaldıkları o evlere verilen addı...”

Imamin ordusu..1.24. sayfa


Önsöz
Ahmet Şık’ın yazdığı ve çalışma başlığı “İmamın Ordusu” olan kitabı şu anda
“Dokunan Yanar” başlığıyla ekranlarımızda… Kitabın sahte kopyalarının
elektronik ortamlarda dolaştığı şu günlerde, okurların “kitabın aslı”nı okuma
olanağının sağlanmasını demokratik bir görev, düşünce özgürlüğünün savunulması
yönünde bir katkı olduğu inancındayız. Kitabı internet ortamında yaymamızın tek
nedeni ve amacı bundan ibarettir…
“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist
değildim.
Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal
demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı
değildim.
Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı”.
Martin Niemöller1
“Dokunan Yanar”
Cemaat emniyette nasıl örgütlendi?
1 Alman ilahiyatçı Martin Niemöller (1892-1984), pişmanlığını dile getiren bu satırları yazdığı 1946’da dünyanın
ikinci paylaşım savaşı sona ermişti. Alman Proteston Kilisesi’nin Nazilerle işbirliği yapmasına muhalefet eden İtiraf
Kilisesinin (Bekennende Kirche) yöneticisi olan Niemöller, bugün Dünya Ökumen Kiliseler Konseyi diye anılan
Dünya Kiliseler Konseyi’nin de başkanlığını yapmıştı. Önceleri inanmış bir Nasyonal Sosyalist Alman İşçi
Partisi seçmeni olan, Yahudi soykırımını destekleyen Niemöller, daha sonra kiliseler arası kavgalarda kendisini
geliştirerek bu ırkçı fikirlerin karşıtı bir direnişçi olmuştu. Konuşma yasağına rağmen verdiği vaazlarla Nazilerin
tepkisini çekti ve tutuklandı. İlk tutukluluk hâli kısa sürse de, 1937’de yeniden tutuklanarak o da toplama kamplarını
boylayanların arasında yerini aldı. Savaş sonrasında da kiliseye dönerek bu kez de Almanya'nın silahlanmasına karşı
mücadele veren önemli isimlerden oldu.
2
Devlet İslamcılara hep ihtiyaç duydu
Fethullahçıların 1980’lerin ortalarından başlayarak sistematik biçimde örgütlendiği
Emniyet teşkilatının, bugün itibariyle büyük çoğunluğunun cemaatçilerin elinde
olduğu artık herkesin malumu. Bir diğer önemli tespitte bulunmak gerekirse, şimdi
Fethullahçılık diye anılan özellikle asker başta olmak üzere devletin gözünde
“İslamcı tehlike” olarak adlandırılan bu yapının, yıllar öncesinden, 12 Eylül 1980
darbesiyle birlikte bizatihi şimdi kendilerini tehlike olarak gören cuntacılar
tarafından palazlandırıldığını söylemek yanlış olmaz.
28 Şubat 1997 postmoderin darbesi2 süreci ve sonrasında Milli Güvenlik
Kurulu’nun (MGK) başında Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel
bulunuyordu. Darbenin 2. yıldönümünde kendisiyle yapılan bir röportajda, “Bu bir
süreçtir. Yani Cumhuriyet’in kurulmasıyla başlamış, devam eden bir süreçtir.
Devam da edecektir. Bu böyle gidecek”3diyordu. MGK’nin asli unsuru ve
belirleyici gücü olan orduya komuta eden dönemin Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu da 28 Şubat sürecinin 1923’ten bu yana sürdüğünü
ifade ederek, “İrtica ne zaman palazlansa bu süreç kendini gösterir... İrtica tehdidi
2 28 Şubat 1997'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan ve Türkiye siyasi tarihine geçen
kararlar, “postmodern darbe” diye anılmaktadır. Necmettin Erbakan liderliğindeki RP 1995 genel seçimlerinden az
farkla da olsa ikinci DYP ve üçüncü olan ANAP'ın önünde birinci parti olarak çıkmıştı. Seçimlerin ardından kurulan
DYP-ANAP koalisyon hükümeti, RP’nin güvenoylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa
Mahkemesi'ne yaptığı başvuru haklı görülerek geçersiz sayıldığından dağılmıştı. Bunun üzerine TBMM'de birinci
parti durumunda olan RP ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan ittifakla RefahYol hükümeti 8 Temmuz 1996'da
güvenoyu aldı. Ancak hükümetin, kendilerinden zaten rahatsız olan askerlerin istediği biçimde davranacak kimi
tutumları ve bir takım karanlık komplolar sonucu 28 Şubat süreci hayata geçti. Millî Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat
1997’deki toplantısında da, “Rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” başlığıyla resmen
bir muhtıra yayımlandı. Muhtırada 8 yıllık eğitim, tarikatlar, laiklik karşıtı hareketler, TSK’den irticacılık
suçlamasıyla atılan personelin RP’li belediyelerde istihdamı, bazı tarikatçıların cüppe ve sarıklarıyla kimi eylemlerde
bulunması örneklerle anlatılıp, “TSK’nin rejimi bekçisi olduğuna” bir kez daha vurgu yapılıyordu. Kısa süre sonra da
RefahYol hükümetinin Başbakanı Necmettin Erbakan, “Havada yakıt ikmali” olarak tanımladığı başbakanlık
görevini hükümet ortağı DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'e vermek amacıyla 18 Haziran 1997'de istifasını
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e sundu. Ancak Demirel, hükümet ortaklarının arasındaki protokolü dikkate
almadı ve hükümeti kurma görevini TBMM'de çoğunluğu olmayan muhalefet lideri ANAP Genel Başkanı Mesut
Yılmaz'a verdi. Daha sonraki bir aylık müddet zarfında, Cumhurbaşkanı Demirel, birçok DYP milletvekilini bizzat
arayarak partilerinden istifa etmeleri gerektiğini, etmezler ve Mesut Yılmaz hükümeti güvenoyu alamazsa askeri
darbe olacağını tehdit olarak öne sürerek parti grubunun parçalanmasını sağladı. 12 Temmuz'da Mesut Yılmaz
başkanlığında ANAP - DSP - Demokrat Türkiye Partisi arasında kurulan 55. hükümet TBMM'den güvenoyu aldı. 18
Nisan 1999 seçimlerine kadar işbaşında kalan bu hükümet zamanında 28 Şubat kararları harfiyen yerine getirildi. 8
yıllık kesintisiz eğitim kanunu TBMM’de kabul edildi. Bu kanunla İmam Hatip Liseleri (İHL) dâhil meslek
liselerinin ortaokul bölümleri kapatıldı. Ayrıca İHL’lerin önünün kesilmesi için meslek liselerinden mezun olanların
üniversiteye giriş sınavından aldıkları puanla kendi bölümleri dışında tercih yapmaları halinde ortaöğretim başarı
puanlarının daha düşük katsayı ile hesaplanması kararı alındı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş
tarafından RP hakkında açılan kapatma davası da 17 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi’nde sonuçlandı. RP’nin,
"Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri saptandığı" gerekçesiyle kapatılmasına karar verildi. Necmettin Erbakan
ve 6 partiliye de 5 yıl siyaset yasağı getirildi.
3 Milliyet Gazetesi, 29 Şubat 2000
3
bin yıl sürse 28 Şubat süreci de bin yıl devam edecektir. Bitmiş değildir”4
diyecekti. Birbirinin neredeyse tıpatıp aynı olan ve “Cumhuriyet’in ilanından bu
yana irticaya karşı mücadelenin sürdüğü ve süreceği” söylemleri ne kadar gerçeği
yansıtmaktadır? Ya da durum gerçekten öyle midir bakalım.
Aslında devletin ne irtica ile mücadelesinde bir süreklilik ne de her fırsatta ifade
edilmesine karşın rejime karşı tehdit olarak görülen bu tehlikeyi yok etmek gibi bir
derdi oldu bu ülkede. Kıvrıkoğlu’nun da altını çizdiği gibi İslamcılar palazlandıkça
ordu tırpanlıyordu. Zaten 2000’li yıllara kendi iradeleriyle değil, devletin ihtiyaç
duyduğunda tedavüle sokmak üzere verdiği izin ve destekle palazlanabilen
İslamcılar ihtiyaç olmaktan çıktığı anda da hep budanarak hizaya sokuldu.
Kızıl kuşağa karşı yeşil kuşak projesi
Türkiye’de başarılı darbelerin tümünün arkasında büyük sermaye ve
emperyalizmin olduğu gerçeğinden hareketle, 12 Eylül 1980 darbesinin sadece
IMF’nin 24 Ocak 1980 tarihini taşıyan, geniş yığınları daha da yoksullaştırmaya
dayalı ekonomik programını uygulamak ve büyük sermayenin krizini çözmek için
değil, Türkiye’yi küresel sermayenin çemberine dâhil etmek ve ABD’nin
Ortadoğu’daki ileri karakolu haline dönüştürmek amacı taşıdığı olgusal bir gerçek.
Ancak bu tespiti yaparken 12 Eylül darbesinin temel saiklerinin arasında
Türkiye’deki sosyalist devrimci mücadelenin yükselişinin durdurulamaması
gerçeğini de görmek gerekiyor.
Bu “tehlikenin” tam da sermayenin çıkarları doğrultusunda tehdit olmaktan
çıkarılması gerekiyordu ve gereken 12 Eylül günü yapıldı. Ülkenin üzerinden bir
silindir gibi geçen 1980 darbesi sonrasında, tek tehlike olarak görülen solun
pasifize edilmesi için, İslamcı cenahın alkışlarla karşıladığı darbeyi yapanlar
“komünizm tehlikesi”ni bertaraf etmek için ABD üretimi “kızıl kuşağa karşı yeşil
kuşak “ projesini hayata geçirdi. İnşa edilecek yeni sistemin adı Türk-İslam
senteziydi. Sol kadroların ordu içinde bile örgütlendiğini gören cuntacılar, daha 12
Eylül öncesinde kendi kurumlarında başlattıkları milliyetçi ve dinci düşüncelerin
gelişmesi çabalarını darbe sonrasında devletin tüm kurumlarında ve ülkenin dört bir
yanında hayata geçirdi. Din ve İslam’ın, sol sosyalist fikriyatın egemen olmasının
engellenmesinin en önemli aracı olarak kullanılmasında elbette ki İslamcıların
devlet tarafından kullanılmaya açık ve hazır olmaları gerçeği de vardı. Tarafların
brbirlerini karşılıklı olarak kullanmasına dayalı dogmatik bir çıkar ilişkisiydi bu.
Nur Cemaatinden gelen itiraf
4 Akit Gazetesi, 28 Şubat 2000
4
Nur Cemaatinin önemli isimlerinden olan Yeni Asya gazetesinin sahibi, Mehmet
Kutlular devletin İslamcıları kullandığını, İslamcıların da bunu kabul ettiğini Ruşen
Çakır’la yaptığı röportajda şöyle itiraf ediyordu: “Derin Devlet denen şeye
dayanıyor bunun ucu. 1980’den sonra devletin politikası değişti. Eskiden anarşist
ve Marksistler tehlikeliydi, sonra dindarlar oldu. Öyleyse bu dindar gruplarla
temas kurmak, onlarla beraber çalışmak gerekecekti. Amaç onları devletle
barıştırmaktı. Bu amaçla görevlendirdikleri insanlar cemaatlerin ileri gelenleriyle
temas kurdular. Cemaate (Fethullah Gülenciler) daha ziyade istihbarattan olanlar
gitti. Bana da geldiler; ‘Yurtdışında Milli Görüş ve Süleymancılar’a karşı birlikte
çalışalım’ dediler, ama ben reddettim... Bu ‘derin devlet’ dediğimiz büyük ölçüde
bütün İslami gruplarla anlaşma içine girdi. Burada menfaatler karşılıklıdır. Her iki
tarafın maksadı ayrıdır. Devlet bu gruplara, ‘Atatürk’e saygılı olun biz de size
yardımcı olalım’ demiştir. Bakın bazı İslami gruplara, 12 Eylül’den sonra birden
palazlandılar. Acaba kendi güçleriyle mi palazlandılar. Hayır.”5
Bu konuyla ilgili benzer bir tespiti yapanlardan biri de Galatasaray Üniversitesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel’di. Taraf Gazetesinden Neşe Düzel’le yaptığı
ve AKP hükümetinin demokrasi karnesini değerlendirdiği söyleşide6 İnsel, “Devlet
kadroları özellikle mi milliyetçilerle dolduruluyor?” sorusuna, “Doldurulmuştu
zaten. Şu anda yönetici ve seçici kadrolar onlar. Zaten bugün Milli Eğitim
Bakanlığı’nda Alevilerin Sünni İslam içinde nasıl misyonerce eritilmeye
çalışıldığını görüyoruz. İçişleri Bakanlığı’nda da aynı kadrolaşma var. Poliste
Fethullah Gülen çevresinin kadrolaşması var. Adalet Bakanlığı’na da kısmen
girdiler. Ve askerler, denetim elimizden gidiyor endişesiyle bunları 28 Şubat’ta
biraz temizlemeye kalktılar. Çünkü kendi yarattıkları ucubeden korktular” yanıtını
veriyordu. Bunun üzerine Neşe Düzel’in, “Derin devletin yarattığı ucube
Fethullahçılar mı?” sorusunu da İnsel şöyle yanıtlayacaktı: “Evet. Çok açık bir
biçimde 1970’lerde desteklenen ve 1980’lerde güçlenmesi için adımlar atılan bir
mekanizma bu. Desteklenenler arasında sadece Fethullahçılar yok. Türk İslam
sentezinin başka unsurları ve başka tarikatlar da var. Bu çevreler kendileri için
çalışır hale geldikleri için şimdi askerlerle çatışır durumdalar. Bunların hepsi
milliyetçidir. Fethullah Gülen milliyetçidir. Komünizmle mücadele derneklerinde
yetişmiş ve siyasallaşmış bir kişidir. 1960’ların komünizmle mücadele
derneklerinin bir ürünüdür Gülen. Derin devlet, kendi denetimi altında oldukça her
şeyi makbul görür. Bir şey onun denetimi dışına çıktığı anda tehdit unsuru haline
gelir. Gülen’in altın nesil yetiştireceğiz diye bir iddiası var. Burada inanılmaz bir
Müslüman Türk elitizmi söz konusu. Aynı Cizvit papazları gibi… ‘Biz okullarda
altın nesil yetiştireceğiz. Sonra bu elit nesille dünyaya hâkim olacağız, dünyayı
yöneteceğiz’ düşüncesi bu.”
5 Milliyet Gazetesi, 26 Haziran 1999
6 Taraf Gazetesi, 14 Ocak 2008
5
1971 darbesinin Mohaç’tan gelen sesi
Mehmet Kutlular da yukarıda anılan röportajının diğer bölümlerinde de kendisi gibi
Nurcu7 kökenli olan Fethullah Gülen’i devletin desteklediğini, Gülen’in de bunu
ifade ettiğini, 28 Şubat sonrasında asker tarafından Refah Partisi’nin karşısına
çıkarılmak istendiğini ve işi bitince de saldırdıklarını da söylüyordu.8 Yani
Kutlular, başta da söylediğimiz gibi kullanılmaya müsait olan ve kullanılan
İslamcıların önce palazlandırılıp iş bitince de devlet tarafından tırpanlandığını
anlatıyordu röportajda. Kutlular’ın böyle konuşmasında başta Gülenciler olmak
üzere İslamcı cemaatlerin, ordu tarafından yapılan darbeleri, stratejik çıkarları
bakımından genellikle desteklemiş olmalarının payı büyük elbette. Çeşitli tarikat ve
cemaatler altında örgütlenen İslami yapılar ideolojik olarak Kemalizm’e karşı
dursalar da, her zaman devletin politik yapısını savunan koruyan ve destekleyen
güçlerdi. Çünkü tarikatların stratejik çıkarlarına hizmet eden her darbeyle, bu
yapıların kendilerine rakip olabilecek bütün ilerici ve devrimci kuvvetleri
eziliyordu.
Bir dönem Said Nursi’nin avukatlarından olan ve cemaat içindeki etkinliği ile
tanınan Bekir Berk’in, Yeni Asya Gazetesi’nin 10 Şubat 1971 tarihli sayısında,
ordunun verdiği muhtıra üzerine yaptığı değerlendirme tam da bu tespitimizi
doğrular nitelikteydi: “Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen
sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir. Bu ses Kanije gazilerinin sedasını
aksettirmektedir. Bu ses hürriyet ve istiklalimizin, bu ses din ve imanımızın,
şerefimizin ve hasiyetimizin bekçileri şerefli paşalarımızın, erlerimizin tek
kelimeyle Mehmetçiğimizin sesidir... Bu ses, sağa da sola da gelişi güzel yumruk
sallayanların değil, tehlikenin nereden geldiğini bilen, gören ve onun üstüne
yürüyen ve onlara son defa ‘Hizaya gel’ komutunu verenlerin sesidir. Bu ses
meseleleri kanunların çerçevesinde halletmek isteyenlerin, bu ses millet iradesini
korumayı ahdedenlerin sesidir...”9
1971 darbesinde tutuklandı
Gülen, fikri önderi olan Said-i Nursi’nin avukatının destek çıktığı 1971 muhtırası
döneminde Türk Ceza Yasası’nın 163. maddesinde tanımlanan irticai
7 Fethullah Gülen, Ankara 2 Nolu DGM’de gıyabında yargılandığı ve Nurculuk faaliyeti yürütmekle de suçlandığı
davada avukatları aracılığıylayaptığı savunmada, “Müslüman olmak dışında Nurculuk vb hiçbir akıma mensup
değilim...Şimdiye kadar ‘ci, cu’ gibi değerlendirmelerin ayrımcılık manasına geldiğini, bu bakımdan Müslüman
olmak dışında hiçbir akıma mensup bulunmadığımı ve dolayısıyla Nurcu olmadığımı defalarca ifade ettim... Ben
kimsenin halifesi değilim” dedi.
8 Milliyet Gazetesi, 26 Haziran 1999
9 Çağ ve Nesil Dergisi, sayı 9 Mayıs 1984
6
çalışmalarından dolayı, “Laikliğe aykırı olarak devletin içtimai, iktisadi, siyasi,
hukuki temel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla
cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare etmek, böyle cemiyetlere girmek
veya girmek için başkasına yol göstermek” suçundan tutuklandı ve 3 yıl hapis
cezası aldı. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin 20 Eylül
1972’deki bu kararı Askeri Yargıtay 3. Dairesince 1973’de onaylanınca
mahkûmiyete dönüştü. Ancak Gülen 1974 yılında Bülent Ecevit’in
Başbakanlığındaki 37. hükümet döneminde çıkarılan af yasasıyla 7 ay
tutukluluktan sonra özgürlügüne kavuştu. Gülen, bu mahpusluğuna rağmen askere
olan bağlılığını hiç yitirmediğini 12 Mart 1971 darbesiyle ilgili söyledikleri şu
sözlerle anlatıyordu: “27 Mayıs sol güdümlü bir harekettir. 12 Mart da öyle olsun
isteniyordu. Fakat ihtilale beş kala hadiseye el koyan Memduh Tağmaç ve
arkadaşları muhtıranın macerasını birilerinin güdümünden kurtardı. Ondan böyle
bir atak beklemeyen solcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Onlarda görülen 12 Mart
aleyhtarlığı, biraz da yetişemediğine ekşi diyenin durumu gibi bir tavır. Eğer 9
Mart’ta yapılmak istenen harekata mani olunmasaydı, yapılacak ihtilal çok başka
olacak ve ‘Devrim Anayasası’ adıyla hazırlanan taslak yürürlüğe girecek, Türkiye
isim olarak olmasa bile sistem olarak tam bir komünist ülke haline getirilecekti...
Bu solcu güçler ve onların akıl hocalığını yapan devrimbaz sivillerin ortak
arzusuydu. Nitekim Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur
düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır. 12 Mart, bir ihtilal ve darbe değildir.
Hükümeti belli konularda uyaran bir ikazdır. Elbette askeri olması yönüyle tasvip
edilemez. Hür iradeyi güç kullanmak suretiyle dize getirmenin tasvip edilmesi
mümkün değildir de ondan. Fakat çok daha kötü bir hareketi önlemesi bakımından
bu harekete iyimser bakmak mümkündür. Yani, kötüdür ama çok daha kötüye göre
o kadar kötü değildir.”10
Atatürkçü Evren’den inciler
İlerleyen bölümlerde Fethullah Gülen ve cemaat çevresinin 12 Eylül 1980
darbesine ilişkin söylediklerini aktaracağımızı da belirterek cunta lideri Kenan
Evren’in yaptıklarına bir göz atalım. ABD menşeili darbe sonrasında
Atatürkçülüğü kimselere bırakmayan Kenan Evren, 13 Kasım 1980’de ölen
Nakşibendî Şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun Süleymaniye Camii’nin yanındaki
şeyhlerin bulunduğu özel yere gömülmesi için başkanlığını da yaptığı MGK’den
özel izin çıkarmıştı. Tüm yurdu tavaf eden Evren gezilerinde yaptığı konuşmalarda
Kuran’dan ayetler ve hadisler aktarıyordu.
10 http://tr.fgulen.com/content/view/3500/128/
7
14 Ekim 1980, Diyarbakır konuşması: “Dinsiz millet düşünülemez. Dinimize
sımsıkı sarılmalıyız.”11
17 Ocak 1981, Hatay konuşması: “12 Eylül yönetimi sadece sözlerle yetinmedi.
MSP’lilerin bile başaramadığı, din derslerini okullarda mecburi hale getirdi.”12
15 Ocak 1981, Konya konuşması: “Tanrısı bir, Kuran’ı bir, peygamberi bir, aynı
sesleniş ve yakarışla namaz kılanları birbirinden koparmaya imkân yoktur.”13
Cuntanın din atılımı
Cuntacı Evren bu söylemleri nedeniyle kendisini eleştirenlere de, “Ben arada
sırada vatandaşı ikna edebilmek için Ayet okuyorum. Bunu da bazı yazarlarımız
tenkit ediyorlar. ‘Cumhurbaşkanı Ayet okur mu?’ diye. Sanki Kuran-ı Kerim’i
okumak günahmış gibi, laikliğe aykırıymış gibi” 14 diyerek karşılık veriyordu.
15 Mayıs 1981’de de cunta yönetimi “Din İstismarını İnceleme Alt Grubu” adıyla
bir komisyon/kurul oluşturur. Genelkurmay, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim,
Gençlik ve Spor Bakanlıkları, Diyanet İşleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı
temsilcilerinin bulunduğu bu kurul hazırladığı raporunda mevcut İmam Hatip
Liselerinin var olan haliyle 10 yılda bile din görevlisi ihtiyacını karşılamada
yetersiz olduğu tespitini yapar. Soner Yalçın’ın Hangi Erbakan kitabında yer alan
bilgilere göre, “Yeni İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri, Yüksek İslam
Enstitüleri açılmalıdır. Din bilgisi dersleri, ilkokullardan başlayarak ilk ve orta
öğretimde mecburi olarak okutulmalıdır. Halkın basılı dini yayın ihtiyacı tespit
edilmeli, her yaş ve kültür seviyesinden insanın ihtiyacı olan dini neşriyatın
yaygınlaştırılmasına önem verilmelidir. TRT’de yapılan dini yayınlar
güçlendirilmelidir. Yeni camiler yapılmalı, kadrosu bulunmayan 18 bin köy
camisine kadro verilmelidir...” 15 diye sıralanır öneriler. Vakit kaybetmeden hayata
geçirilen bu kararların gerekçesi de, “Biz hurafelerle çocuklarımızın beyni
yıkanmasın diye okullarımıza mecburi din dersi koyma kararı aldık”16 olacaktır.
Asker tüm yurdu İmam Hatip’lerle ördü
12 Eylül cunta idaresi dönemiyle devam eden süreçte 1982 Anayasası’nın 24’üncü
maddesiyle din eğitimi devlet güvencesi altına alınıp seçmeli olarak okutulan din
dersleri, ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu hale getirildi. 1979-80 döneminde
Süleyman Demirel’in açtığı 36 İmam Hatip Lisesi’ne, darbenin hemen ardından
11 Soner Yalçın, Hangi Erbakan, Su Yayınları
12 Soner Yalçın, Hangi Erbakan, Su Yayınları
13 Soner Yalçın, Hangi Erbakan, Su Yayınları
14 Faik Bulut, Ordu ve Din, Berfin Yayınları
15 Soner Yalçın, Hangi Erbakan, Su Yayınları
16 Faik Bulut, Ordu ve Din, Berfin Yayınları
8
askeri yönetim 35 tane daha ekledi. 1982’ye kadar sadece bir tane İlahiyat Fakültesi
varken 1982’den sonra hızla artarak sayı 21’e çıkarıldı. 1983’te 1739 sayılı Milli
Eğitim Temel Yasası’nda değişikliğe gidilerek İmam Hatip Lisesi mezunlarına tüm
fakülte ve yüksekokullara girme hakkı tanındı. Böylece İmam Hatip Lisesi
mezunlarına bürokrasinin tüm kapıları açıldı. Klasik İmam Hatip Liseleri’ne
İngilizce eğitim veren Anadolu İmam Hatip Liseleri eklendi. 1984-97 arasında 235
İmam Hatip Okulu açıldı.17 İmam ihtiyacının karşılanması için açıldığı iddia edilen
İmam Hatip Liselerindeki öğrenci sayısındaki astronomik artış bir yana, imamlık
yapması mümkün olmayan kız öğrencilerin de İmam Hatip Okulu ve liselerine
alınması serbest bırakıldı. 8 yıllık eğitimin şart koşulmasına kadar olan sürede
sayıları 600’ün üzerinde olan İmam Hatip Liselerinde 60 binin üzerinde öğrenci
bulunuyordu. 1982-84 yılları arasında yurtdışında bulunan hemen tüm Diyanet
İşleri Başkanlığı kadrolarına verilen aylık bin 100 doların Rabıta (İslam Dünyası
Birliği) tarafından ödenmesi kabul edilir. Rabıta, ABD-Suudi Arabistan şirketi
ARAMCO tarafından kurulmuş ve tüzüğünde amacının İslam ülkelerinde şeriatı
getirmek olduğunu ilan etmiştir. Yine Rabıta tarafından kurulan İslam Konferansı
Örgütü (İKÖ) bünyesinde yer alan Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi
Komitesi’nin (İSADAK) 4. yöneticisi de cunta lideri Kenan Evren olur. Faysal
Finans’a, Al Baraka’ya, İslam Kalkınma Bankası’na çalışma izni verilir. 1984’te Al
Baraka-Türk kurulur. “Sivil” hayata geçiş için yapılacak seçimlerde cuntacıların
General Turgut Sunalp’e kurdurdukları Milli Demokrasi Partisi’nin seçimleri
kazanması için tarikatlarla ilişki geliştirmesi de desteklenir. Sunalp, 1983 seçimleri
öncesinde İstanbul’daki Nakşibendî Dergâhı’na gidip şeyhlerle ayine katılmakta
sakınca görmez.
TSK’den itiraf
12 Eylül rejiminin dinle, İslam ve İslamcılarla kurduğu ilişki bir haberde bizzat
TSK’nin kendisi tarafından da itiraf edilecekti. Harp Akademileri Komutanlığı’nın
yayınladığı “Türkiye Cumhuriyeti’nin Laiklik İlkesinin Devamlılığının Sağlanması
17 İmam Hatip Liseleri, her iktidar döneminde siyasetin ana malzamelerinden biri oldu. 1951-1959 Adnan Menderes
Hükümeti 19 adet, 1962-1963 İsmet İnönü Hükümeti 7, 1965-1971 Süleyman Demirel Hükümeti 46 adet, 1974-
1975 Bülent Ecevit Hükümeti 29 adet, 1975-1978 Süleyman Demirel Hükümeti 233 adet, 1978-1979 Bülent Ecevit
Hükümeti 4 adet, 1979-1980 Süleyman Demirel Hükümeti 36 adet, 1984-1989 Turgut Özal Hükümeti 90 adet, 1990-
1992 Mesut Yılmaz Hükümeti 23 adet, 1992-1994 Süleyman Demirel Hükümeti 12 adet, 1994-1995 Tansu Çiller
Hükümeti 13 adet, 1995-1997dönemi hükümetleri zamanında ise 97 adet İmam Hatip Lisesi açıldı. Üniversiteye
girişteki katsayı uygulaması nedeniyle bir dönem bazıları kapanan ve öğrenci sayıları düşen bu okullar, 2004 yılında
AKP’nin “katsayı uygulaması değişecek” vaadiyle yeniden cazibe merkezi oldu. Bu dönemde 500’ün üzerinde İmam
Hatip Liseleri’nde okuyan toplam öğrenci sayısı 100 binin üzerine çıktı. Eğitim-Sen’in yaptığı bir araştırmaya göre
İlahiyat Fakültelerinde de10 binin üzerinde öğrencinin öğrenim gördüğü Türkiye’nin 5 bin imama ihtiyacı
bulunuyor.
9
İçin Yapılması Gereken Faaliyetler” isimli kitapta şeriatçılığın 1951’de DP ile
başlayıp MNP, MSP ve RP ile sürdürüldüğü vurgulanarak, “12 Eylül
müdahalesinden sonra da din rüzgârının, hızını arttırdığı ve dönemin partilerinin
koruyucu kanatları altında yürümeye devam ettiğinin” altı çiziliyordu. Harp
Akademileri Komutanlığı’nın hazırladığı kitapta “İslami tehlike” ile ilgili olarak
yer alan saptama da, “Asıl tehlike, geleceğin seçmen ve yöneticilerinin din
eğitimiyle yetiştirilme ve yönlendirilmeleri, gelir dağılımındaki dengesizliğin irticai
faaliyetlere etkisi, irticanın hortlaması için elverişli ortam yaratmasıdır... Yapılan
hesaplara göre, 2 bin ile 2 bin 500 arasında ihtiyaç varken yılda 52 bin mezun
veren İmam Hatip Lisesi, kurslar vb. engellenmediğinde 2000’li yıllarda 6-7
milyon oya ulaşacak olan irticai kesim tek başına iktidar olacaktır.”18
Askerin yaptığı tespit doğru çıkacak, 2000’li yıllarda ordu bizzat kendi yaratıp
büyüttüğü bu “canavara” karşı mücadele eder hale gelecekti.
Said-i Nursi’nin izinde bir vaiz
Cemaatinin polis teşkilatı başta olmak üzere bürokrasi içinde nasıl örgütlendiğine
geçmeden önce, Fethullah Gülen’in kim olduğuna bakmakta fayda var. Türkiye’de,
legal siyasal İslam’ın yükselişe geçtiği 1990’ların sonu ile AKP’nin iktidar olduğu
2000’li yılların başından bu yana en çok tartışılan isim kuşkusuz ki Fethullah Gülen
oldu. İslamcı düşünceyi toplumun geneline yayarak etkin kılınması için önemli bir
çaba içerisinde olan Gülen Cemaati, kendisini dönemin sosyopolitik koşullarına
uyarlayarak gelişti. Gülen cemaati1980’lerden bu yana ideolojik çehresini ciddi
biçimde değiştirirken Koruduğu en önemli özelliği AKP öncesinde de AKP
iktidarında da, dönemsel iktidar dengelerini iyi okuyarak siyasi partilerden özerk
kalmaya özen göstermek oldu. İdelojik olarak kendine yakın duran partilerin iktidar
ortağı ya da tek başına hükümet olmasıyla da devletin her kurumunda ciddi bir güç
elde etti. Said Nursi’nin fikirlerinin takipçisi olduğunu iddia etse de Gülen,
Nursi’nin görüşlerini kendisine özgü bir tarzda yorumlayarak bugünkü politik
gücüne ulaştı. Said-i Nursi’nin izinden giden Nur cemaatinin önemli birkaç
liderinin arasında iken hükmettiği para miktarının bilinemez boyutlara ulaşması ve
devlet kadrolarındaki örgütlenmesiyle neredeyse tek adam pozisyona kadar ilerledi.
1970’lerde ortaya çıkmasının ardından bugün itibarıyla geldiği noktada bu cemaate,
tarikata ya da liderinin adıyla anılan bu organizasyona ne isim verilmesi ya da nasıl
tanımlanması artık din bilginlerinin değil sosyolojinin alanına girdiği bir gerçek.
Din-Politika-Para üçgeninde bir organizasyon olarak ABD’de çok fazla benzeri
bulunan bu cemaat ya da şeffaf olmayan organizasyonu artık kendileri de dâhil
olmak üzere herkes Fethullahçı diye anıyor. Bir dönem kısa bir yayın hayatı
18 Radikal Gazetesi 9 Ocak 1999
10
sürdüren NTV Mag dergisinde, Tolga Çelik imzasıyla yayımlanan haberde19
Fethullah Gülen şöyle anlatılıyordu:
“Son yıllarda okulları, Işık Evleri, siyaset ve medya dünyasıyla olan ilişkileriyle
tanınan Gülen’in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı. Said-i Nursi 23 Mart
1960’ta Şanlıurfa’da yaşamını yitirince, tarikatı, ‘Bundan sonra ne olacak?’
kaygısına düştüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini
isterken, bir kesimi de Said-i Nursi’nin en yakınlarından oluşan bir İstişare
Heyeti’nin kurulmasını ve bu ‘Ağabeyler Konseyi’nin hareketi yönlendirmesini
uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat kurmayı, bazıları da devlete
başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi. Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur,
Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi Nur
cemaatinin ağabeyleri, içlerinde en cevval ve en fedakâr gördükleri Zübeyir
Gündüzalp’i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri de, Zübeyir Gündüzalp’in
altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir Gündüzalp’in lider seçilmesi,
cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi. Nursi’nin sağlığında başlayan ‘Yazıcılar-
Okuyucular’ bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıktı. Said-i Nursi’nin ölümünden ve
27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da büyüdü.
‘Yazıcılar’, Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü.
Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel’in de akrabası olan İslamköylü Hafız Ali,
Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940’larda, Said-i Nursi’nin
yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma
ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında ‘Yazıcılar’ diye anıldılar.
Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet
Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci kuşaktan
Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi’nin eserlerini Latin
harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı ‘Okuyucular’a çıkmıştı.
Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası
gösteriyordu. O, ‘okumakla-yazmakla’ değil, ‘silahla’ Nurculuğun yaygınlaşacağı
inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ’dan Müslüm
Gündüz’dü. Gündüz’ün Kayseri tarafında yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar
işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara’dan Said Özdemir’di.
Nurcular için önemli bir ‘ağabey’ olan Said Özdemir, cemaat içinde oldukça etkili
bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun ‘Tenvir’ kolunu oluşturacak olan Said
Özdemir’in Ankara’da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de yaygındı.
Erzurumlu vaiz gizli aday
19 NTV Mag, 6 Ekim 2000
11
O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz olan
Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum’da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca,
Osman Demirci Hoca (Adalet Partisi’nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan
sayesinde cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi. 1963-66 yılları arasında Edirne
ve Kırklareli’nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla
etrafında insanlar toplamaya başlamış, Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti.
Hep ağlayan, bazen kendini yerden yere atan konuşma tarzı ile dikkatleri üzerine
çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık, silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak
‘hitabet’ yoluyla etkiliyordu çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça
Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi,
konuşmalarında Said-i Nursi’nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve
Kırklareli’ndeyken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında
yetiştirdiklerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet
İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör’ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966’da
İzmir’e tayin edildi ve orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine
girdi.
‘Yazıcılar’ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun etkisiyle
‘Yazıcılar’, Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıklarını
hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti. Fethullah Gülen ve yeni
oluşan çevresi de, ‘Yazıcılar’la birlikte hareket ediyordu. Bunun üzerine ‘ağabeyler
konseyi’nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk Ege bölgesine
gitti. Çoğu yerde dershanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar
yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar. Zübeyir Gündüzalp, ancak
daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini düşünüyordu.
İstanbul’a dönünce Süleymaniye’de Kirazlı Mescit Sokağı’nda bulunan 46
numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis etti. Mehmet Fırıncı, M. Emin
Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit
Sokağındaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said Nursi’nin
eserlerinin basımı, açılan dershanelerin tespitleri hep bu evde düzenlendi. Öyle bir
zaman geldi ki, cemaat bu evle anılır oldu: Kirazlı Mescit Cemaati...
1960’lı yılların sonlarında Necmettin Erbakan’ın, Odalar Birliğinden Demirel’in
emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi.
‘Mason’ bilinen Demirel’in, ‘Müslüman’ bilinen Erbakan’a karşı gösterdiği bu
tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara
hitap eden bir parti düşüncesi de bu olayla birlikte gelince, bütün İslami kesimler
heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da hızlandırdı.
Hatice Babacan’ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden kovulması İslamcıları
ayağa kaldırmıştı. Bu olay İslamcı kesimler arasında AP’ye olan güveni azalttı ve
yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların ‘ağabeyleri’ içinde parti
12
konusunda bir birlik yoktu ve bazı’ ağabeyler’ Erbakan ismine çok sıcak
bakmıyordu.
Nurcu-MHP savaşı
Bu süreçte Nurcular Erbakan’dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP,
İslamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy
vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu. MHP’liler Hüsrev Altınbaşak’la
da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Fethullah Gülen’in tavrı da
onlardan yanaydı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ’daki Nurcular MHP’ye
tam destek sağladılar. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu
MHP’ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına
adamlarını sızdırdı. Türkeş’in Nurcular içindeki adamları, Nur derslerinde
‘Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını’ yaydı.
Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP’nin bu müdahalesine
karşı çıktı. Bu ekip, yayınladığı ‘Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve
Türkeş’ adlı bir kitapla MHP’ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların
ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş’in aslında M. Kemal ve İnönü’den farklı
olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana, çarşafa karşı çıktığı
kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp’in talimatıyla Türkiye’nin her tarafına
gönderildi ve Nurcuların MHP’ye oy vermemesi için geniş bir kampanya
yürütüldü. Said Nursi’nin CHP’ye karşı DP’ye oy verdiği, AP’nin de DP’nin
devamı olduğu tekrar hatırlatıldı.
Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de beraberinde
getirdi. Kimi yerde ‘MHP’ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate zarar verir
dendi’ ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı kampanyaya karşı
çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.
Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını
hissettirmeye başlamıştı. Nurcuların önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı
da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona ‘Nur dershaneleri aç’ demesine
rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından
Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları ‘Işık Evleri’
diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi’nin kitaplarını
değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı tutturdu. Fethullah
Gülen’in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege bölgesinde
hem taraftar, hem de para sağlanıyordu.
Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli
Nurcu Ağabeyler ‘Bantla hizmet olmaz’ diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar.
Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik,
İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri gelen
13
Nurcuları da Fethullah Gülen’in yanında yer aldılar.
Fethullah Gülen, Nurculuğun içinde bir ‘Fethullahçılık’ oluşturma çabasına
girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları Fethullah
Hoca’ya Mehdi, Hz isa, Kahtani gibi manevi sıfatlar yakıştırıyorlardı.
Fethullah Gülen, ‘ağabeylere’ ilk muhalefet bayrağını MHP’ye yönelik savaşın
hizmete yakışmadığını ifade ederek, açtı.
Erbakan parlamentoya giriyor
Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde
etkiliyordu. Özellikle Ankara’daki Nurcuların Erbakan’ın yanında yer alması,
İstanbul’daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı
yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar
çıkmaya başladı. Bu durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini
çekti. 12 Ekim 1969’da yapılan seçimde Konya’dan bağımsız adaylığını koyan
Necmettin Erbakan milletvekili seçilince, AP içinde kendine yakın kimi
milletvekilleriyle yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak
parti için birlikte çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve
arkadaşları, Nurculardan açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda
kaldılar. Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen
Erbakan ve arkadaşları ‘Hak geldi, batıl zail oldu’ ayetini slogan haline getirerek 26
Ocak 1970’te Milli Nizam Partisi’ni (MNP) kurdu. Anayasa Mahkemesi’nin MNP
hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye mesafeli duran birçok
Nurcunun ‘İslam’ın partisi olduğu tescil edildi’ diyerek, MNP’ye yönelmesinde
etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar olmuştu. Bilhassa küçük
şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP’nin saflarında faal olarak
çalışıyordu.
12 Mart’ta tutuklandı
12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu. Muhtıradan
hemen sonra, 2 Nisan 1971 ‘de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite,
kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp’in boşluğu doldurulacak
gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, ‘Bundan sonra ne olacak?’ kaygısı
yeniden başladı. 12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir’de
Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için
İzmir’e gitti, itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir’e geçti ve orada bir ‘nur
ayini’ sırasında yakalandı. Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim
Komutanlığına sevkedildi. Bademli Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye
alınan dört gruba mensup 53 kişi vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu
14
olduklarını söyleyip müdafaa yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik
Nurcu olduklarını gizlediler. Ama bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza
alırken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik üçer yıla mahkûm edildi. Diğerleri ise
beraat etti.
Erbakan’la yakınlaşma yıldızını parlattı
Erbakan ve arkadaşları 12 Mart’tan sonra Milliyetçi Selamet Partisi’ni kurdu. MSP
kısa zamanda örgütlendi ve ilk seçimde Türkiye’nin üçüncü partisi olmayı başardı.
MSP’den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni
Asya cemaatinin içinde, adeta bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan etmek
için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp’in
ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP’nin ise gün geçtikçe
güçlendiğini ve siyasi yönden de etkin olduğunu gözlüyordu. Kafasındaki hedeflere
ulaşabilmek için, MSP’nin atak, keskin ve hareketli gençlerine ihtiyacı vardı.
MSP’ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için daha yararlı olacaktı. Bu
düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar gönderdi. Yeni Asya
cemaatini eleştirdi, MSP’nin gayretini övdü. Böylece MSP ile Gülen arasında bir
yakınlaşma başladı.
MSP’liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen
vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına ‘Fethullah
Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun’ talimatı verdi.
İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen’in yıldızı parlamaya başladı. Temelini attığı,
alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova Camii’ne her
taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah Hoca’yı
dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dershanelerde
ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca’nın önemli vaazları
dinletiliyordu.
Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için,
Fethullah Gülen’in vaazlarından bazılarını ‘Hitap Çiçekleri’ adıyla kitaplaştırdı.
Fakat istenilen yakınlık kurulamadı. Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa
Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri gelenler Fethullah Gülen’i ziyaret ettiler. Ama
artık kemikleşmiş bir çevre oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket
tarzında ısrarlıydı. Kemikleşmiş taban MSP’lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik,
Kemal Erimez gibi Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen’in
yanındaydı. MSP teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli
etkindi. MSP’liler her yerde Fethullah Gülen’in propagandasını yapıyorlardı.
MSP’lilere göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP’liydi
ama açıkça siyaset yapmıyordu.
15
Gülen Yeni Asya’dan kopuyor
Fethullah Gülen ‘ortadaki insanlara’ MSP’lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı
hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu
yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti,
gözyaşı dökmesi, etkileyici yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati
de artık kamplara, dershanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti.
Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek
farkı, Yeni Asya’yı bir heyet yönetirken, cemaati Gülen tek başına yönetiyordu. O
bir yıldızdı.
Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977’de
yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, ‘İslam’da
boykot yoktur’ diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi.
MSP’lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören,
maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle
siyasi fanatikliği nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık bağımsızlığını ilan etme
zamanı geldiğini anlamıştı. Yeni Asya’yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin
önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya
cemaatinden bazı dershaneler de Fethullah Hoca’nın tarafına geçince büyük bir şok
yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hâkimdi.
Fethullah Gülen - Erbakan kapışması
Fethullah Hoca’nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978’de yayımlamaya
başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP’lilerin
teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir
cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP’nin
gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında
üçüncü sıraya yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içinde
etkinliklerini yitirmiş, çoğu Fethullah Hoca’nın cemaatinde yer almaya başlamıştı.
Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP’lilikten de
kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli
kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP’li
olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devrediliyordu.
Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler ‘hizmette nöbet
değişimi’ olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu.
Fakat bir süre sonra MSP’liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya ‘MSP’lilik-
Fethullahçılık’ tartışmaları çıktı. ‘Nazik’ başlayan tartışma giderek sertleşti.
Fethullah Gülen 24 Haziran 1980’de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP’yi ve
MSP’nin yayın organı Milli Gazete’yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar
16
açığa çıktı. Bu olay, Fethullahçılarla MSP’lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede
Fethullahçılar MSP’lilerin öfkesi ve görülmedik tepkisi yatışsın diye sessiz kalmayı
tercih etti. Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP’lilerin büyük
bölümünü, bazı müridlerini de kaybetti Fethullahçılar. Ama, MSP’lilerin öfkesi ve
tepkisi zamanla yatıştı. İki taraf da birbirlerini ‘kazanmak’ düşüncesiyle hareket
ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen’e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan
da, açıktan Fethullah Gülen’i hiç eleştirmemişti. Ayrıca ülkedeki gelişmeler bu
kavganın açıkça sürmesini de engeller. 12 Eylül askeri darbesi sonucu MSP
kapatılır, Erbakan da cezaevine gönderilir.
12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde İslamcı çevreler büyük bir korku yaşadı.
Fakat çok geçmeden durumun pek de korkulacak gibi olmadığını farkettiler.
Darbenin lideri Kenan Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini
yapar hale gelmişti. Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler
okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda
dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan
çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren’in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları
rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.
Darbeciler ve cemaatler ittifakı
12 Eylül darbecileri de, özellikle Anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla,
İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de doğrudan
ilişkiye geçtiler. Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu.
Erzurum’da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu.
Mehmet Kırkıncı Hoca, Kenan Evren’e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair
önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı’nın
Demirel’e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler
de ona yakınlık gösterir ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını
söylerler. Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen ile işbirliği yapınca, ortaya büyük bir güç
çıkar.
Fethullah Gülen hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere tam
destek veriyordu. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. Darbeden bir
ay sonra yazdığı ‘Asker’ ile, daha sonra kaleme aldığı ‘Son Karakol’ başlığını
taşıyan başyazılarda askerlerin ‘tepe’ bir varlık olduğunu söyleyerek, anadan
doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Gülen’e göre, asker tam zamanında
yetişmeseydi, ‘Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz
kalmayacaktı.’ Ve Gülen 12 Eylül’den günümüze kadar ‘ağlayarak’ vaazlarını
sürdürdü...”
Sağ koluydu “itirafçı” oldu
17
Fethullah Gülen’i 1966 yılında İzmir Kestanepazarı camiindeki vaizliğinden beri
tanıyan, cemaatin bugünlere gelmesinde büyük yeri olan Akyazılı Vakfı’nı kuran
12 kişinin arasında olan ve birlikte çıktıkları yolda yıllarca beraber hareket
edenlerden birisi de Nurettin Veren’di. 30 yıl boyunca, iddiasına göre Gülen’in sağ
kolu olarak çalışan, cemaat içinde en etkin isimlerden biri olan Veren 2004 yılı
sonunda Hoca Efendisi’ne “ihanet” ederek bir çok iddia ve iftiralarda bulundu.
Veren, 1995 yılında fikren ve kalben aralarında ayrılıkların başgösterdiğini
açıkladığı Fethullah Gülen’le görüşmek için ABD’ye gittiğini belirterek, “Kendisi
ile bir ay süresince görüşmedim. Yargılanmasına sebep olan kasetleri medyaya
benim sızdırdığıma, sattığıma inanıyordu. ABD’de yaşıyor olmasını eleştirmem
üzerine de şömine maşasıyla bana saldırıp çevresinde bulunanlara öldürtmek
istedi. Beni kendisine suikast yapmak ve yerine geçmek istemekle suçladı.
Türkiye’ye döndükten sonra Alaaddin Kaya, Harun Tokak, Ali Bayram ve Suat
Yıldırım bana gelerek kırgınlığın giderilmesi için aracı olmak istediler ve Zaman
Gazetesi künyesinden çıkarılan isminin Genel Koordinatör olarak yeniden kondu.
Ben de bu nedenle 3 yıl boyunca basına bir açıklama yapmadım. Ancak gelinen
noktada cemaatten dışlandım ve bir süre sonra Zaman Gazetesi künyesinden
adımın yeniden çıkarıldığını görünce cemaatin içyüzünü kamuoyuna duyurma
gereği duydum” diyordu.
Cemaatten İP’ye uzanan yol
Veren, eğitim için beraber yola çıktıktan sonra cemaat üzerinde tek başına
hâkimiyet kuran ve kendisini mehdi zannettiğini söylediği Gülen’in büyük bir para
gücüne hükmettiğini belirtiyordu. Veren, başta İşçi Partisi’nin (İP) Aydınlık dergisi
ve Ulusal Kanal’ı olmak üzere yazılı ve görsel çeşitli yayın organlarındaki
ifşaatlarında Fethullah Gülen’i CIA ile ortaklık ve Türkiye’nin aleyhinde çeşitli
faaliyetlerde bulunmakla da suçlayacaktı. Veren, bir de web sitesi kurup iddiaları
oradan da sürdürdü. Ama hem bu site hem de sonradan yerine kurdukları sabote
edilerek çalışamaz hale getirildi. Gülen karşıtı çevrelerde de tanınmasını sağlayan
bu olaydan sonra Veren, 1 Kasım 2005 tarihinde yapılan bir törenle, Ergenekon
sanığı Doğu Perinçek’in liderliğini yaptığı İP’ye üye oldu. Fethullah Gülen
cemaatinin ilk kurulduğu günden sonra 35 yıl boyunca içinde olan Nurettin Veren,
cemaatle bağlantılı Zaman gazetesinde genel müdürlük ve genel koordinatörlük
görevini yürüttü. Samanyolu TV’nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı olan
Veren, cemaatin farklı düşünce çevrelerinde de açılması için kullanılan Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı’nın kurucusu ve mütevelli heyeti başkanıydı. Azerbaycan,
Kırgızistan, Gürcistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Arnavutluk,
Romanya, Bulgaristan, İspanya’daki Fethullah okulları ile İstanbul Fatih
18
Üniversitesi kurucusu ve başkanıydı. Konunun medyada tartışılıdığı günlerde
Zaman gazetesi tarafından yapılan açıklamada ise “Nurettin Veren hiçbir dönemde
Zaman Gazetesi’nin kurucu üyesi veya ortaklarından olmamıştır. Bu şahıs, bir
dönem gazetemizde çalışmış olmakla beraber, görülen lüzum üzerine işine son
verilmiştir” denilerek yöneticilik yaptığı yalanlandı. Veren’in iddaları ve
anlattıklarından bazıları şöyleydi:
• Fethullah Gülen, Amerika’da bulunmasını önce hastalık, sonra
“hicret”e bağladı. Buna kendisi de inanmıyor.
• Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Şehabettin Harput gibi devlet
bakanları ile yüzlerce kez görüştü. Bu bakanlar Gülen’in her isteğini yerine
getirirler.
• Fethullah Gülen, cemaatine Atatürk`ü yıllardır din düşmanı ve deccal olarak
göstermiştir.
• Gazeteci ve Yazarlar Vakfi ile Samanyolu TV’de sahte imzalarla yönetim
kurulu kararları alınıyor, hisseler el değiştiriliyor.
• 1990 öncesi halktan toplanan himmet ve talebe bursu adı altında her
vilayetten, her ay, kayıtsız ve makbuzsuz olarak toplanan paraların yüzde
15’i ‘Kutsal Hoca’nın hakkı olarak’ örtülü ödenek tahsisiyle kendisine bölge
imamları aracılığıyla gidiyordu. ABD’deki çiftlik de bu paralarla alındı.
• Orduda Fethullahçılar vardır. Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararıyla Kurmay
Binbaşı seviyesinde atılan pek çok asker arkadaşların isimleri ilgili
makamlarda mevcuttur. Bu kişilerle Fethullah Gülen’in kaldığı her yerde
görüşmeler oluyordu. Ben de tanığıyım. Bu isimleri öğrenciliğimden bu yana
tanıyorum.
• Emniyet teşkilatındaki örgütlenme de K.Ö.20 hoca yürütüyor.
• 1990 öncesinde bir gün Gülen beni odasına çağırdı, elinde 100 sayfalık kağıt
ve dört beş tane teyp kaseti vardı. Bunları bana gösterdi. ‘Bak Nurettin Bey,
bunlar sizin ve pek çok kimsenin telefon dinleme kasetleri ve raporları’ dedi.
Aldım, baktım. Dinlenen telefonlar, başta benim, İlhan İşbilen’in ve
kendisiyle beraber hareket eden bizim arkadaşlarımızın telefonlarıydı. Ben
de kendisine ‘Bu dinlediklerinizin içinde ne gibi mahsurlu bir şey var ki...
Bunu bize sorabilirsiniz. Fakat Müslümanlıkta, değil telefon dinlemek,
20 Emniyette 1992’de yürütülen Fethulahçılık soruşturmasında, DGM’ye gönderilen fezlekelerde de adı geçiyordu.
19
birisinin penceresinden içeriye bakmak bile günahtır. Bunu siz anlatmıştınız’
dedim. Sözlerim üzerine Gülen, şu karşılığı verdi; ‘Ben sizin cüzdanlarınıza
bile baktırırım. Bu benim hakkım.’ İşte Gülen, eskiden bu yana çok büyük
bir istihbarat ağını kurmuştu. Fakat biz çok geç anlamıştık. Bu durumu İlhan
İşbilen’e gidip, anlattım. Telefonlarımızı dinlettiğini söyledim. O da 35
senedir, Gülen’le beraber aynı binada, Altunizade’de ve Bornova’da kalan
ilk arkadaşlardandır. Dedi ki ‘Odalarımıza bile dinleme cihazı konulmuş.
Ben buldum’ dedi ve bunu bana gösterdi. Ben o zaman anladım ki, Fethullah
Gülen korkunç bir istihbaratçı ve teşkilatçıydı.
Avukatları yalanladı
İddialarının yer aldığı her basın organına Fethullah Gülen’in avukatları tarafından
gönderilen açıklamalarda ise konunun iftiralardan oluşan yalanlar olduğu
söyleniyordu. Gülen’in marjinal çevrelerce karalama kampanyalarına ve iftiralara
maruz kaldığı belirtilen açıklamada, Nurettin Veren’in iddialarının uydurma ve
itfira olduğu belirtilerek, “Müvekkilimi karalamak, kişiliği hakkında kuşkular
uyandırarak onu kamuoyu nazarında küçük düşürmek, kendisine duyulan sevgi ve
güveni boşa çıkarmak amacına matuf olduğunu sağduyulu insanımız yakinen
bilmektedir. Nitekim Nurettin Veren de, kendisini ölümle tehdit ettiğini ileri sürerek
müvekkilim hakkında 3.1.2003 tarihinde şikâyette bulunduktan sonra; 10.1.2003
tarihinde yazdığı dilekçede, ‘Fethullah Gülen ile ilgili yaptığı yazılı ve sözlü her
türlü menfi beyanlarının hilafı hakikat olduğunu, bir kızgınlık anında yapılmış hınç
alma amaçlı ve gerçekleri yansıtmayan beyanlar olduğunu, devlet kurumlarına
verdiği yazılı ve sözlü beyanların itibara alınması gerektiğini, medya kuruluşları ve
mensuplarına Fethullah Gülen ile ilgili yaptığı beyanların da bu çerçevede
değerlendirilmesi gerektiğini’ yazılı olarak beyan etmiştir.” deniliyordu.
Fethullah Gülen: “Veren Şantaj yapıyordu”
Veren’in bu iddialarına o dönemde avukatları aracılığıyla yanıt veren Fethullah
Gülen, Milliyet Gazetesinden, Mehmet Gündem’in kendisiyle yaptığı röportajda21
da konuyla ilgili soruları yanıtlamıştı. “Nurettin Veren Şantaj Yapıyordu” diye
duyurulan söyleşinin ilgili bölümü şöyleydi:
Çok güvendiğiniz, “sağ kolum” diyeceğiniz biri var mı?
21 Milliyet Gazetesi, 28 Ocak 2005
20
Ben kimseye sağ veya sol kolum demedim. Aslen Erzurum’luyum. Kırklareli’nde ve
Edirne’de bulundum; oralarda bana karşı vefalı davranan çok kıymetli
arkadaşlarım oldu. Sonra İzmir’e geldim. Allah, Hacı Kemal –makamı cennet
olsun- Mustafa Birlik, Yusuf Pekmezci, Köse Mahmut gibi en kıymetli dostları bana
orada nasip etti. Eğer bir sağ koldan bahsedilecekse işte bunlar vardı ve eğer
onlardan biri benim sağ kolum olsaydı, ben o kolun altında kalır ezilirdim,
taşıyamazdım onu. Çünkü bir sağ kol olacaksa, keşke bunlardan biri beni sağ kol
olarak kabul etse, keşke bir Hacı Kemal, bir Mustafa Birlik olabilseydim ‘keşke
Yusuf Pekmezci’nin yerinde olsaydım’ derim.
Sizin 35 yıllık sağ kolunuz olduğunu söyleyip, bazı açıklamalarda bulunan Nurettin
Veren var. Söyledikleri doğru mu?
Eğer Allah nezdinde birinin hakkı varsa o hak asla kaybolmaz; Allah herkesin
nerede olduğunu biliyor.
Sizi siyasilerle tanıştıran, yurtdışı açılımlarınızı sağlayan Nurettin Veren miydi?
İddialarını okumadım; arkadaşlar internetten bir kısmını aktardılar. Özet olarak
dinleyince hayret ettim, etrafında beliren birkaç insanla birlikte, herkesin takdir
ettiği, bir zamanlar kendilerinin de takdir ettiği hizmetlere karşı menfi tavır içine
girdiler; asılsız şeyler söylediler. Olmasını istediği şeylere bakınca şaşırıyorum,
hukuk vazıı (kanun koyucu) gibi konuşuyor, “Bu hareket Kızılay gibi Yeşilay gibi
şey olsun, başına (içinde kendisinin de bulunduğu) bir kayyım heyet konulsun” gibi
yapılması kanunen de mümkün olmayan şeyler söylüyor. Hatta isteklerinin bir
kısmını devlet bile mevcut kanunlarla yapamaz.
Siyasilerle tanışmanızda aracı olan kimdi?
Beni Sayın Süleyman Demirel, Turgut Özal ve İsmet Sezgin’le tanıştıran merhum
Hacı Kemal’di. Süleyman Bey’le eskiden beri tanışıklığı vardı, Turgut Bey’le senli
benliydi. Devlet kademesinde birçok kimseyle tanışmaya ve görüşmeye büyük
ölçüde vesile olan oydu.
Nurettin Veren’in politikacılarla çekilmiş fotoğrafları var. Onun hiç katkısı olmadı
mı?
Bazen bir yerlere giderken zaman zaman arabayı o kullanmış, hareketin itibarı
adına bazı kimselere ulak olarak gitmişti. Fakat o da kalkıp kendisini sağ kol
yerine koymuşsa istismar ediyor demektir. Anlatılanlara bakıyorum, benim yanıma
birisi gelmişse onunla aynı kareye girmek istemiş, bir cumhurbaşkanına hizmet
adına gitmişse onunla aynı kareye girmek istemiş sonra da bunları albüm yapmış,
değişik devlet başkanlarına verilmek üzere alınan mektupları kendi adına
dosyalamış. Eğer bunlarla sağ kol olunuyorsa başka kimseler de istese aynısını
21
yapabilirdi. Açık söylemek gerekirse, yanıma gelip giden insanların geleceğe matuf
(yönelmiş) derin hesapları olacağına ve bunları kullanacağına ihtimal veremezdim.
Amerika’da yanınıza geldi mi ve siz onu tehdit ettiniz mi?
Beni kendi halime bırakın, kendi işime bakmak, zengin olmak istiyorum demiş ve
ayrılmıştı; uzun zamandır görüşmüyorduk. Doğrusu ben de kırılmıştım. Hizmete
olan güven kredisini şahsi işleri hesabına kullanıyor, yalan söylüyor ve şantaj
yapıyordu. Bir dönemde bazı arkadaşların fikrini bulandırmış, milletvekili olma,
bir siyasi partinin içinde yer alarak daha güzel hizmet edileceğine inandırma gibi
çabalara girmişti. Sonra bazı arkadaşlar gelip özür dilediler, “Hocam Allah
senden razı olsun, bizi kandırıp siyasetin içine çekeceklerdi” dediler. Oysa siyasete
girmeme, bütün partilere aynı uzaklıkta durma gibi temel disiplinlerimiz vardı. Bu
sebeple kızmış, tavır koymuştum. Bu şekilde aradan uzun bir zaman geçmişti.
Birkaç sene önce, Amerika’ya gelmiş, hatırını kıramayacağım bir arkadaşa
“duasını almak istiyorum” demiş. Ben itimat edememiştim, görüşmek istemiyordum
ama araya koyduğu arkadaş güvendiğim birisiydi; netice itibariyle geldi ve burada
bir müddet kaldı. Bir gün odama girmek istedi. Ben de biraz müsamahakâr
davrandım. İçeriye girince “Benim çilem hala bitmedi mi” dedi. Ben de “Ne çilesi,
kim sana ne yaptı ki, çekip gittin” dedim. Haziran Fırtınası’nda montajlanan
kasetleri onun verdiğine dair dedikodular oluyormuş, kastettiği şey oymuş. Halbuki
ben o dedikoduları duymamıştım. Sonra bağırdı, tehdit etti. Ben de kapıyı açtım,
arkadaşları çağırarak onu götürmelerini istedim.
Ölümle tehdit ettiniz mi?
Allah’ın lütfu olarak, Türkiye’de seveni, saygı duyanı çok olan bir insanım. Eğer
kendisine bir fiske vuran olduysa söylesin. Allah’tan korkmak lazım.
Şimdi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Uzaklaştığı dönemde gönlüm kırık olduğu halde şefkatim galip geliyordu ve
dualarımda eksik etmiyordum onu. Hatta şu anda bile dualarımdan eksik etmedim.
Allah kalbine hidayet ihsan eylesin dedim; Allah’a havale ettim. Sadece onun
söyledikleri değil, Haziran Fırtınası’nda ve daha başka zamanlarda da aleyhimde
yazılanlara bakmamaya çalışıyorum ki, gönlümde o insanlara karşı olumsuz bir iz
kalmasın. Allah’a çok şükür, içimde hiç kimseye karşı bir olumsuzluk taşımıyorum;
gönlümü açıp elimi herkese uzatacak kadar vicdanım rahat…
Işık Evleri’ndeki kurallar ve yemin metni
22
Ancak Nurettin Veren, iddialarını 2007 yılında yazdığı kitabıyla22 da yineledi. “Işık
Evleri, belli bir disiplin içinde namaz kılan, içki ve sigara içilmeyen, Risale-i Nur
okunan evlerdi. Hatta Fethullah Gülen’in kendisi de haftada bir defa gelip Risale-i
Nur okuyordu evlerde. Gülen bir süre sonra, bu evlerin disiplini için bizi yemin
etmeye çağırdı: ‘Bakın bu, ciddi bir iştir. Bugün beş-on ev olabilir ama ileride sayı
artabilir’ dedi. 18 maddelik kuralları kâğıda kendisi yazmıştı. Bunun yanında
yemin metni hazırladı. Yemin edenler, hazırlanan prensiplere uymakla mükellef
olacaktı” diyen Veren’in kitabında anlatılanlara göre Fethullah Gülen’in yazdığı ve
Işık Evlerinde uygulanan yemin metni ve 18 maddelik prosedür şöyleydi:
Yemin Metni:
“Gücüm yettiği kadar Kur’an’ı (bu orijinal metinde Fethullah Gülen’e idi. Sonra
tepki çeker, uygun olmaz görüşü ile Kur’an olarak değiştirildi) hayatıma gaye
edineceğime; kardeşlerime karşı sadakat izinde bulunacağıma; halkın ve talebe
arkadaşların izzet ve onurlarını izzetim ve onurum kadar yükseltmeye
çalışacağıma; kusurlarımın hatırlatılması karşısında memnuniyet ihzar ede.
Dâhilden ve hariçten gelen bilumum taarruz ve tenkidleri nefsime yapılmış gibi red
edeceğime, bilumum karar listesindeki esaslara riayette bulunacağıma; hizmet
adına uhdeme aldığım vazifeleri veya kararla bana tahmil edilen mükellefiyetleri
itirazsız yerine getirmeye çalışacağıma; Kur’an’a (bu orijinal metinde Fethullah
Gülen’e iken, sonradan değiştirilmiştir) sadakatten hiçbir surette ayrılmayacağıma;
münferit hareket edip bu kararlara muhalif davrandığım an ihtiyarımla bu kadrodan
kendimi iskat edip herhangi bir talebe gibi dershanede gibi vazifeme devam
edeceğime Vallah-Billah kasemleriyle yemin ediyor ve bu yeminin La Yenkatı
olmasına Cenab-ı Hakkı istişhadda bulunuyorum.”
• Finansman kaynaklarının tekele verilmesi, şahsi tasarruflar yapılmaması;
• Finansman kaynaklarının derneğe verilmesi;
• Lüksten kaçınmak, israf yapmamak;
• Dershanelere nezaret eden arkadaşlar, evde kalanlara her türlü adap ve edep
kaidelerini öğretecek;
• Şahsi işlerimizi dahi görüşüp kararın varıldığı istikamette işleri yapmak;
• Dâhilde ve hariçte kim vazifelendirilirse o vazifeye o gidecek, başkası o işe
karışmayacak;
• Herkesin nereye, ne zaman gideceği bir sisteme bağlı olarak yürütülecek
(dışarıya gitmeler, içteki ziyaretler);
22 Nurettin Veren, Kuşatma - ABD’nin Truva Atı Fethullah Gülen, Siyah Beyaz Yayınları
23
• Kusurlarını birbirine hatırlatmak için kardeş edinme;
• Bu kadroyu etrafa empoze etme, kuvvet kazandırma, çok kuvvetli gösterme
(içte ve dışta olacak);
• Arkadaşların birbirlerini kabul ettirmesi ve ittifak ettikleri o mevzuda aynı
şeyleri söylemesi;
• On beş günde bir, bir araya gelip arıza ve pürüzlere bakılması (pazar günü
ikindi-akşam arası);
• Bilumum dışarıya giden arkadaşların tenkidinin 15 günlük toplantıda
görüşülmesi;
• Acil durumlarda o mevzu ile alakalı olan arkadaş toplantı gününü
beklemeksizin Hocaefendi’ye duyurabilir;
• Şeriat fikrinin müdafii olma, Risale-i Nur ve Üstadı şeriata muvafık şekliyle
arzetme, Tesbihat ve evrad-ı ezkara ehemmiyet verme, bunların
büyüklüğünü anlatma;
• Karara bağlanan bir şeyin hiçbir zaman aleyhinde bulunmama (ima ihsas
yoluyla dahi olsa). Aksine fikir olursa hakk-ı hayat tanımama;
• Her arkadaşın resmi, gayriresmi bir işinin olmasına ihtima;
• İstişareden sonra fikir beyan etmeme, alınan kararları infaz etme. İstişareyi
kimlerle yapacağını bilme (Ashab-ı rey);
• Kendi kardeşlerimize hakta öncelik tanıma. Bir kardeşin aleyhinde
söylenecek söz vs’de onu müdaafa, söyleyeni de toplu olarak istintaka tutma,
şiddetle bu iftirayı reddetme.
Not: Bu şartlardan birine riayet etmeyen kendi kendini azletmiş olacak,
talebe durumuna düşecek. Bu kadro evdekilerden ve halktan gizli tutulacak,
kimse bilmeyecek.
Cemaatin evlere sızma aracı Sızıntı Dergisi
1942’de Erzurum’da doğan, terk ettiği ilkokulu sonradan bitiren, her daim Nurcular
ve İlim yayma Cemiyeti ortamlarında zaman geçiren ve babası gibi imamlık yapan
Gülen’in bugünlere gelmesinde, birlikte yola çıktıkları arkadaşlarının dostluğu ve
10 yaşındayken Kuran’ı hatmedip 14 yaşında ilk vaazını verdiğini düşününce
kuşkusuz ki hitabet yeteneği de etkili oldu. 1970’li yılların sonunda Nurculuk
öğretisini benimsemiş 12 İslâmcı erkeğin Fethullah Gülen’in liderliğinde
kurdukları yapının örgütlenmesinin en önemli araçlarından biri, tüm müritlerin
24
histe ortaklaşmasını, bir cemaat dili ve ruhu yaratmasını sağlayan, 30 yılını geride
bırakan Sızıntı isimli dergiydi. İlk çıktığı yıllarda, cemaatten olmayanlara da
bedava dağıtılarak hemen her eve giren derginin Yayın Yönetmeni Arif Sarsılmaz
2006 yılında kaleme aldığı “Sızıntı Mektebi” başlıklı yazısında çıkış sürecini şöyle
anlatıyordu: “Sene 1979. Ülkemiz anarşi ve kaosun karanlıklarında. Dış ve iç
mihrakların tahriklerine kapılmadan, hiçbir anarşik hâdiseye karışmadan okuma
gayretinde olan küçük bir grup ise haftada bir gün kendilerine cami kürsüsünden
nasihat eden büyüklerini dinleyerek bu kaotik ortamdan kurtarabilecekleri
insanlara ulaşma derdinde… Bu gençlerin de pek çoğunun yolu birkaç sene önce
diğerlerinden ayrılmış. Üniversiteyi harp sahasına çevirenlerin arasından Allah’ın
lütfûyla sıyrılan bu talihliler, o güne kadar hiç alışık olmadıkları bir üslûpla hitap
eden, Darwinizm, termodinamik, atom, entropi gibi biyoloji ve astrofiziğe ait
mevzuları, üniversitedeki derslerin materyalist yorumunun tam tersi istikametinde
şerh eden Zât’ı dinleyerek kalblerini aydınlatmaktalar. Ülkenin kurtuluşunun ve
istikrarının nasıl bir insan modeliyle gerçekleştirileceğini, bu insan modelinin
yetiştirilmesi için ne gibi faaliyetler yapılması gerektiğini teşhis eden Muhterem
Büyüğümüz akıl ve kalbleri ikna ederek tedavi için çareler arıyor… Saf, temiz ve
berrak bir şekilde ince ince sızarak gönüllere girmeyi hedefleyen bu dergi, 1979’un
Şubatında yola böyle çıkmıştı.”23
Sarsılmaz’ın “o zat” ve “büyük insan” diye bahsettiği kişi Fethullah Gülen’den
başkası değildi elbet. Derginin 2009 Mayıs ayındaki sayısında da Mümtaz Aydın
imzasıyla yayımlanan, “Bir Hak Dostu Hacı Bayram Veli” başlıklı yazıda24, isim
vermeden Gülen’le ve daha çok bugünkü durumuyla özdeşlik kurması bakımından
ilginçti. Yazı, Osmanlı’da devleti ele geçirmek niyetiyle suçlanan Hacı Bayram
Veli’nin, aslında binlerce müridiyle devlete nasıl hizmet ettiğinden ve kıymetinin
sonradan anlaşıldığından şöyle bahsediliyordu: “...İsyancı olduğu bildirilen kişi
hem bir müderris, hem de zühd ve takva içerisinde yaşadığı söylenen bir
mutasavvıf, bir gönül insanıydı. Fakat edinilen bilgilere göre, o diğer şeyhlere pek
benzemiyordu. Talebeleriyle birlikte hem bizzat tarlalarda çalışıyor, hem de
insanlarla sürekli irtibat hâlinde olup sosyal hayatın içinde yer alıyordu... Hacı
Bayram Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde camide
insanlara vâz u nasîhatte bulunuyordu. İnsanlar Hacı Bayram Velî’nin vaazlarına
koşuyor, ahlâkî güzelliğini gördükçe ona daha çok bağlanıyordu. Her gün
huzuruna pek çok kimse gelir, insanlar buradan dertlerine Allah’ın lütfuyla şifâ
bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya başlamış, ismi kısa zamanda
her tarafta duyulmuştu. Etrafına çok sayıda talebenin toplandığını gören bazı haset
kimseler padişaha; ‘Sultânım! Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, bir yol
tutturarak halkı başına toplamış. Bir isyan çıkarmasından korkarız!’ diyerek ona
23 Sızıntı Dergisi sayı 28
24 Sızıntı Dergisi sayı 364

30 Mart 2011 Çarşamba

Denize safak düstü


denize safak düstü

cigliklarim Asme'nin gözlerinde ki isigin yol göstericiliginde/yeni devrimci yasamlari ayaklandirdigini müjdelemek icin/rüzgarlara saldim ömrümü/bu gün res Carsem/bu topraklar devrimci bahari tasiyor düslerime/düslerim sen/bende senim sevgilim/teslimiyetin kalelerini zapt ediyor icimizde ki NeWr...ozu Kizildere ruhu/bu devrimci bahar artik her yerde safakca...

Bir direnc cicegi cizmisti son mektubunda,gördügüm en güzel resimdi,renkleri yesil yasak ülkesinin renginden.Baktim gözlerim doldu,gülümsedim kendi kendime,sonra saldim düsler sofrasina.Gitmesini onuruma yediremedim,ölümü beklerken ben o magarada ihanet kostu,sonra bekledim bahari.Yaram kabuk baglamisti,kac zaman gecti,yürüyemiyordum hala,sakallarim uzamisti,bir yildir sanki burdaydim,sonra o gün geri döndü,giderken yaralanmisti oda,Hewlerde yari baygin kalmis,sonra kacmis oradan ben düsmüsüm aklina hep,sarildim düsüme Xerama...


berdan ildan

22 Mart 2011 Salı

NeWroz'a devrimci sözler


devrimci bir ay bu/atesliyor yüregimizde ki düsleri/yükleri agir/atesin/denizi/günesin/daglarin/vardiyalarin/alinterini suya baniyor cocuk/tas atiyor cocuk/zindan yatiyor cocuk/yikici bir Welat aski bu/adi devrim..Amansiz bir NeWroz ates günleri yasiyoruz/her yer bir devrimci kivilcim/bir öpücük yasanmamis/ama her seyin üzerinde ölüm/gözlerin ne güzel sevgilimden öte/anilara gebe/akan gözyaslarinin üzerinde/gözyaslarinin dans edisinde/karanligi aydinlatan bir NeWroz cicegi/simdi safak vakti/ölüm bu/sömürgeci ölümü/baska bir sey degil yasanan/oy derdemin NeWroz.....

Cok atesli bir ay bu Mart,kavgaya,aska,yoldasliga,ölüme,mahpusluga,ve semaha dair.Ateslerin,sokaklarin,sehirlerin,bulutlarin,güneslerin,yildizlarin,topragin,alinterini,emegin,paylasmanin ayi.Sair demis ya anilar bir ölüm gibi gecti üzerimizden.Her bir yer isyan yeri/her bir yer yasama dair.Cesaret ve iradenin ayindayiz simdi,sahahin rojbas heyacani var titreyen ellerimizde.aksamdan yanan cila puflardan,mesalelerimizde ruhunuz var.Cilak direnen bedenlerimizde,ölüme yürüyen düslerimizde,kanayan nasirli ellerimizde,acidan,gözyasindan arta kalan yoldasca gülümsemelerinizde cesaret yüklüyoruz bilinclerimize.Siir simdi isyan gebe tipki NeWroz gibi/rüzgar tasiyor özgürlügü zindanlara.Aska tuz basmis devrimciler,daglara yürüyor sevincler.Ekmegi,aski,yoldasligi,biratiye ve kardesligi bölüsüyor simdi kizilbas safak deniz.
Uyandirdilar safakta aski,
gökyüzüne bakti cocuk
acildi yildizlarin savki
yoldasca dizildiler samanyoluna askli düs...Simdi mevsimler Adar,atesler yaniyor dünyanin tüm isyan eden sürgün sehirlerinde.Hic unutulmayacak gözlerin gülüyor sevgili,devrimin arifesinde NeWroz'u ask.Boyun egmeyecegiz diyor kardelenler günese firari kahkahalar atarken/umud yükle simdi Filistin askisinda/iro Adare/bize güc verin........................


berdan ildan

5 Mart 2011 Cumartesi

Bedelin cigligi


yerin derinliklerinden gelen o kizl ugultu/ceketi mavi/sokaklarda zilgitlar zamani/iste daglarin uslanmaz gecelerine/bir yürege seslenis/umutlarina/bileklerine kelepce vurulsada düslerin/onu kimse dize getiremez/vurulmustur/yaralarindan kan akiyordur belkide/yorgun düsmüstür acliktan bedini belkide/ama unutma ki en güzel yerinde o hep dimdik ayaktadir/görkemli bir türkünün feryadir sürgün kentlerde ask/bedelin cigligidir/yerin altindan gelen bir Ilya Ehremburg söylevidir.....


berdan ildan