11 Eylül 2013 Çarşamba

KIZIMA MEKTUP


Merhaba Muhabbet, MERHABA MUHABBET YÜREKLİ YANIM
Semahların senfonisi Sarya çiçekleri Açar kan kırmızı Dağların diklerinde Adları Bir birine bezenmiş Biri Güneş Digeri Asmé Melodisi Sarya Gecenin son saatinde düştün yine aklıma,anılarıma öyle bir daldın ki hüzünlerim dalglara vurdu kendini.Vurdum bende tuşlara aksın anası satayım ne çıkar.Senin yüregine akmak istiyorum kim engelleyebilir ki bizim damlalarımızın buluşmasını.Varsa ki ziyaretçin benim,seni demir parmaklıklar ardına sabırsızca bekleyen devrimci bir hücreyim.Hüzünlüyüm,şiirlerdeyim,sohbetlerdeyim yanlız başıma.Ve yoldaşlıgımızın şahmeranına sıgınarak sana sözcükler diziyorum sürgün şehirlerin diplerinde.Gecenin 0'larında uyanıyorum kalbim ateş hattında devrimin,gözlerinde dolanıyorum,sığlıklarında kayboluyorum.Elimi sürüyorum yüz hatlarında ki kıvrımlara seninle yolculuklara çıkıyorum gecekondu mahallelerinde.Kayıp mezarlıklarda buluşuyoruz.Kimsesizlik sarıyor tenlerimizi,acıtıyor Leyla bizi.Serda uyandırıyor bizi Şahin tepesinde.Taş duvarlar,hücreler,tel örgüler firari düşlerimizi engelliyemiyor..Dalıyorum seninle anıların kulvarına,bir yanım Karer öte yanı Munzur..... Bir barış vardı Yannis Ritsos yoldaşın Herkesin hem fikir olduğu Sonra bunu unutanlar Halklara düşman oldu Benim sözcüklerim devrim kokulu ve benle söyleşir..... Akınlar düzenliyorum yürginin delhizlerine ve ah kalbim dayan diş ile tırnak ile.Anlayacagın acayip yanlızım tek kişilik hücremde.Yüregininin tüm dallarına yolculuklar düzenliyorum,ne çok özlemişim ben seni,oy sevmişem ben seni le.Yeniden çogaltırken dört mevsimde çiçeklerimi,yürürken patika yollarda,özgürlük nakş ederken Rojawa da,seni düşünüyorum emekçi semtlerde.Demek ki hala damarlarımızda hızla akıyor damla damarlarımıza.Gözlerime devrim inerdi.... Ellerdeki incidir istiridye üreten Yanılmaz su Anaları ana yapan Sokakların gizli fotograflarıdır 95 Nisan.... Düş ve devrimci eylem hattında yürümek bizim onurluca yaptıgımız işlerden biri.Bu özelliğidir her kesin yetenegine göre iş yapma ilkesi.Kanla bağlıyız yani....Yazdıgım mektupların ulaşmadıgını biliyorum,yada ulaşıyorsa sen yazmıyorsun.Ama bence yeter her şeye ragmen bana yazmalısın.Ali Haydara dair yazını okudum,kozmopolitik karşık.Kırlarda hazanlaşan çiçekler adın.Bana yaz.... berdan ildan.
HÜSEYİN WELAT Sözümün son hali Umut bitmez Yürür geçer karanlıkları İlk kurşunda oldugu gibi berdan ildan

Barış Bitti Savaş İsteyenler

BARIŞ BİTTİ SAVAŞ İSTEYENLER Şafakların rüzgar serinliginde üşüyorum buzulların doruklarında mevsim Eylül.Gecenin ilk yıldızları düşüyor üzerimize,ayaz bir kayıp iklim vuruyor yüzüme.Bir yoldaşım yaralı,pansuman yapmam gerekiyor,sol tarafında MG 3 mermisi.Sayıklıyor,düşleri terinde akıyor yüz hatlarına,ne güzel bir yüzü var,ay parçası.O katılmadan önce görmüştüm Merga Siran bölgesinde.Birliğimize erzak almak için inmiştik,yaşam bazen öyle koşulluyor ki bazı simaları beyimize kazınıyor,yerleşiyor umut gibi gözbebeklerimize.Tekrardan düşünüyorum o şimdi yaralı bir ceylan,yüregi kıpır kıpır,gözleri ateş gibi kankırmızı. Bu gün o ayağa kalkmalı ,günlerden Eylül yek.Eylül acılar ayı,gidişler ve zılgıtlardır bize arta kalan.Hep düşlerimizde o hercai anlar vardır.Anlatmak aşkı hepimizde yoğun.Hepimizin anımsadıgı o güzel fotografları bir düşünün,canlandırın coğrafyalarınızda.Pınarlarımızın vardiyalarında grev misali.Şevişmek sokak izlerinde.Haykırmak işkence merkezlerinde.Bitimsiz bir aşk hani bu.Sözümüz var güneşe gidenlere. Aşka dair ne varsa heybemizde/yüregimizde/gözlerimizde/dilimizde/orak/çekiç dalgalanmalı zafer için devrim tüm şehirlerde. İşte barış bitti yaşasın devrim berdan ildan

27 Kasım 2012 Salı

Yazmaktan daha zor olan/yazabilme kararına varabilmektir/Umuda uçan bir güvercin tedirginliği/karşılaşacagız zorlu her akabe/yeni bir fırtınanın adres anıdır/ya gögüsleyecegiz acıları/yada daha çok yenilecegiz/her anın/anı/geçmişin/yarını/dünün/yarını vardır/sözcükler yüklüyorum gagasına/mektuplar okunmamıştır.....berdan ildan

14 Ocak 2012 Cumartesi

"Hansel ve Gretel’in Gerçek Öyküsü....Kitap







"Hansel ve Gretel’in Gerçek Öyküsü"



Çocukluğumuzun bilindik masallarından “Hansel ve Gretel”. Bu masalda üvey anneleri tarafından istenmeyen, sevilmeyen bu çocuklar ormana bırakılmak istenirler ve babaları tarafından bırakılırlar. Ceplerine çakıl taşları dolduran bu çocuklar, babaları onları ormana götürürken gizli gizli bu taşları yol üzerine bırakırlar ve evin yolunu tekrar bulup dönerler. Fakat üvey anneleri onları tekrardan ormana bıraktırmaya kararlıdır. Ne yazık ki bu defa Hansel ve Gretel’in ceplerinde çakıl taşları yoktur, bu yüzden yemeleri için verilen ekmekleri yollara minik parçalar halinde atarlar. Babaları ormana bırakıp gittiğinde onlar yolu bu defa bulamayacaklardır. Attıkları ekmekler kuşlara yem olmuştur çünkü… Ormanda bir kulübe bulurlar. Cadı Magda’nın kulübesini. Magda çocukları sahiplenir ve bakmaya başlar…

İşte şimdi de “Hansel ve Gretel’in Gerçek Öyküsü”ne geçiyorum. Louise MURPHY’nin tekrar kaleme aldığı bu öykü 2. Dünya Savaşı sırasında Polonyalı iki Yahudi çocuğu anlatıyor. Polonya, savaş sırasında “cehennemin merkezi” olarak adlandırılmıştı. Almanlar'ın öncelikli planı Yahudileri, Çingeneleri, Polonyalı liderleri öldürmek, yaşlıları ve çocukları ise yeni Alman düzeninin hâkim olacağı şehirlerin kurulmasında kullandıktan sonra ölüme mahkûm etmekti.

Peri masalındaki sözkonusu acımasız üvey anne yoktur romanda. Gettoyu terkeden baba, çocuklar ve üvey anne motosiklette kaçmaya başlarlar. Fakat daha fazla ilerleyemeyeceklerdir, SS’lerin dışındaki herkese motosiklet kullanmak yasaktır çünkü. Ormandan geçerken çocukları kendilerine güvenli bir yer bulmaları için bırakırlar. Kendi isimleri onların Yahudi olduğunu ortaya çıkaracağı için üvey anneleri onlara yeni isimler bulur “Hansel ve Gretel”. Ormanda köyden uzak bir kulübe bulurlar. “Büyücü Magda” olarak tanınan yaşlı bir kadının evidir burası. Magda çocukları kabul eder. Çocukları SS’e akrabası olarak tanıtır ve onlara yemek alabilmek için karne çıkartmayı başarır. Gretel kulübenin içinde bulunduğu ormanı çok sever ve sık sık evden uzaklaşıp derinliklerine iner. Magda bunun tehlikeli olduğunu ona anlatmıştır. Yine böyle bir gezisinde iki adamın tecavüzüne uğrar ve aklını yitirir. Artık Hansel için her şey daha zor olur. Onu sürekli koruyan ablası bilincini kaybetmiştir.

Babaları ve üvey anneleri yolda karşılaştıkları partizanlara katılırlar. Sovyet Ordusu her gün biraz daha Polonya’ya yaklaşırken artık onlar da öncü müfrezenin içindelerdir. Üvey anneleri yaşamını Ruslar bölgeye varamadan önce yitirir.

Köyden tekrar kaçmaları gerektiğinde bu sefer Hansel Gretel’i korumak zorundadır. Hansel bu kitapta yaşama isteğinin, inadın, karalılığın ve asla vazgeçmemenin adıdır aynı zamanda. Uzun yolculukları tekrar başlamıştır. Kulübe, orman çok gerilerdedir artık. Geldikleri yere, gettoya dönmeye çalışırlar. Artık Naziler terketmiştir Polonya’yı. Gretel yolda her şeyi hatırlar kardeşini koruması gerektiğini, ölüleri ve savaşı… Hatırlayamadığı tek şey gerçek adlarıdır. Şartlanmayı, korkuyu getiren bu savaş çocuklara isimlerini unutturmuştur. Söylememeleri gereken şeyi düşünememişlerdir bile. Bu tarz düşünceler o günün Polonya’sında ölüme davetiye çıkartacak türden düşüncelerdir. Ve tekrar gettoda buldukları babaları kulaklarına fısıldayacağı ana kadar da isimlerini hatırlayamayacaklardır.

Ve Magda, iyi yürekli, sevgi dolu cadımız. Sevebilmenin ve her şeye rağmen sevgide ısrar etmenin cadısı. Özgür Polonya’yı görmeyi ne kadar da hak ediyordun. Senin sonun da ne yazık ki binlerce insan gibi gaz odası oldu. Fakat ocakta yakıldıktan sonra küllerinin her yere yayılmasına engel olamadı gözü dönmüş katiller. İşte o küller konduğu toprakta sevgi yeşertmeye devam ediyor.

Kitabın anlatıcısı da olan sevgili cadımızın son sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Bitti işte. Hikâye dosdoğru anlatıldı. Gerçekler ne daha ağır ne de yalanlardan daha güzeldi. Yine de gerçeği sevmemi sağlayan bir şeyler vardı. Ve bu sevgi dönüp dolaşıp doğrular size bir armağanmışçasına sunulana dek içimi kemirdi. Çünkü bir şeye duyduğumuz sevgi sahip olduğumuz her şeyin sonudur.

Çark dönüyor. Mavi gökyüzü ve yeşil zeminde uzun bir yol kat ediyoruz. Ancak dünyayı ve canı terk etiğimizde ruhumuzun kadehinde sadece sevgi kalır. Sonsuza kadar bu sevgiyi içeriz. Biliyorum. Çünkü ben Magda’yım. Ben cadıyım.”

8 Aralık 2011 Perşembe

Gece kelebeği...kitap







........Sonunda annemle kendimize daha güvenli bir yer bulduk.
Yeni evimiz bir söğütlüktü. Annem, meşe dallarını ve evden getirdiği bir palası da
yere sermişti. Bazı zamanlar gündüzleri de bu yeni yuvamızdan çıkmıyorduk.
Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana.
Çok güzel bir bebekti, yapraklardan elbiseler giydirdik. Otlardan saçlar taktık başına.
Tütün yaprakları gibi sararmış iki meşe yaprağından bir etek giydirdik bebeğimize.
Annem, benimle konuşur gibi bebeğimizle konuşuyordu.Bebeğe isim aradık.
Türkçe’de “Gece Kelebeği” anlamına gelen “Perperık-a Söe” ismini verdik. Bu ismi
neden verdiğimizi ben de bilmiyorum. Sanırım, bebeğimize giydirdiğimiz eteğin sarımsı
iki meşe yaprağının kelebek kanatları gibi durmasındandı. Annem bana anlattığı tüm masalları, artık Perperık-a Söe’ye anlatıyordu. Ve annem söğüt dallarından bu yeni
evimizde hep masallar anlattı. Masal anlatırken, Perperık-a Söe’nin annemi nasıl can kulağıyla dinlediğine bakar, şaşardım. (sf. 18)

.........Kumandan, “Çözün!” demiş, çözmüşler Çavdar’ı. Ne var ki, Çavdar
kalkmamış ayağa, şaşkınca etrafındaki jandarma çemberine bakmış. Bakıp durmuş kendisini görmek için birbirinin üstüne yığılmış asker kalabalığına. Sanki, o an etrafında dizilen jandarma alayı değil de, sıra sıra karlı dağlarmış. Sanki gökyüzünden bir insan kümesinin içine düşmüş de, düştüğü yerde öylece kalakalmış. Bir kıpırtı bekler gibiymiş. Etrafını çepeçevre sarmış bu asker yığınında bir kıpırtının olması için adeta yalvarıyormuş. Çıt yokmuş. Bulutlar dahi durmuş durduğu yerde. Dönüp, Doğık’a bakmış. Ne olur,
beni bu yalnızlığın içinde bırakıp gitme der gibiymiş. Musahibi Hüseyin’e bakmış. Kimse anlamamış ne düşündüğünü. Bakışları, soğuk karların kestiği çıplak ayağına takılmış.
Üstüne başına bakmış, göğsünden yarı yarıya kopmuş, öylece sallanan teneke
madalyasına gitmiş eli. Duymamış kumandanın emrini. Bir teneke gaz yağı dökülmüş tepesinden aşağı, hiç kıpırdamamış. Doğık’ın gözleri kararmış, Çavdar Hüseyin’in yere yayılmış siyah bir nokta gibi yitip gittiğini görmüş. Bir alev topu insan çemberinin içinde dönmüş, çığlıklar atmış, yer gök sarsılmış. Bulutlar birbirine girmiş. Dönmüş, alevden bir bulut kümesi nasıl dönerse gökyüzünde, öyle dönmüş. Bağırmış, “Ulan,” demiş, “ulannn...” İmdat istemiş. Alev almış bir gece kelebeği nasıl kendisini yakan ateşin etrafında
dönerse öyle dönmüş, yanık bir et kokusu almış Deşt Ovası’nı... (sf. 252)