21 Haziran 2011 Salı

Onbinlerin Dönüsü...kitap

........


Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor. Dünü bugünü gelecegimizin düslerine tasiyalim,simdi biraz umutlarimizda iz sürelim,sömürgeci rejimlerin tarih bilinci sayfalarina devrimi akinlar düzenliyelim,simdi sömürgecilerin basucu kitaplarinda güllik gülistanlik bir sabah vakti yagmur ciseliyor onbinleri üzerine.Iste yasama dair gercekler ayan beyandir artik.Rüzgar ekenler firtina biceceklerdir diye haykiriyor on bin can/onbin feda eylemcisi....
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir....Önce Toroslar,sonra Sosan,Cewlik ve Kalan.iste Kürt halk ayaklanmalari bunlar,sömürüsüz bir vatan kurma ümidiyle,tirnakla,disle direnmelerin ilk adimlari bu....Iste iskenceyle,soykirimlarlar yok edinlenlerin tarihinin iz düsümleri bu ONBINLERI DÖNÜSÜ.....berdan ildan

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bir Bolsevikin gözyaslari


Digora Xirap Erivan yakınlarında olmasına rağmen Kürdistan’daki köylere benziyordu. Taş ve toprak damlı köyün filinta gençlerinden Tital öbür mahalledeki kızı çok sevdi, onu geleneklere göre ailesinden istediler ama babası onların evlenmesine izin vermedi. Tek çare sevdiği kızı kaçırmaktı. Amcasının oğlu Agit yumuşak huyluydu Tital’in ısrarını ret etmedi ve Xatun kaçırmak için onunla gitmeyi kabul etti.

Akşam kız bohçasını hazırlamış bahçe de onları bekliyordu. Tital Xatun’u görünce elinde küçük av tüfeğini Agit’e verdi. Ancak Kızın abisi sesleri duymuş ve babasıyla av tüfeklerini alıp dışarı fırlamışlardı. Agit ile Tital ne olduğunu anlamadan onlara ateş ettiler. Agit’de Bahçe duvarına doğu giderken havaya bir el ateş etti. Daha bir adım bile atmadan Xatun düştü. Onlar Xatun ayağının takıldığı için düştüğünü düşündüler ve işin bir çatışmaya dönmesine izin vermeden oradan uzaklaştılar.

Xatun babasının açtığı ateş sonucu yanlışlıkla vurulmuş ve ölmüştü. Sabah bütün köyü Rus ve Kazak askerleri sardı. Çarın askerleri onları tutuklayıp götürdü. Suç Agit ile Tital’e yüklendi. Agit Sibirya’daki İrkutsk hapishanesine sürgün edildi. Agit burada bir süre yattıktan sonra çıktı ve sürgün hayatı yaşamaya başladı.

Anna, Rusya’nın güneş görmeyen Sibirya’nın kar çöllerinde büyümüş güzel bir kadındı. Anna bölge meclisinde temsilci olan zengin Buryat Matthew Lytkina ile evlendi. O bir balık gibi içen ukala biriydi. Çocukları olmuyordu ve çok mutsuzdular. Anna Lukyanovna bu duruma daha fazla dayanamamış ve ondan ayrılmıştı. Ama eşi onunla bir türlü resmiyette boşanmak istemiyordu.

AGİT İLE ANNA

Agit ile Anna yolları kesişti ve birlerini tanıdılar. Anna Lukyanov esmer ve yapılı Agit Polatbekov’u çok sevdi ve onunla evlendi. Onların fedor, Mari, Ana ve Vasili adında dört çocukları oldu. Onlardan biri büyüdüğünde Sibirya’yı sarsacak olan çocuk Fedor Matveyev Litkin’di . Fedor 30 Eylül 1897 Sibirya’nın İrkutsk kentinin Tulun köyünde doğdu.

Ancak Anna’ın eski eşi boşanmayı kabul etmediği için nüfus kaydına onun ismiyle kayda geçtiler.

Agit’in sürgün cezası bittiğinde eşini ve çocuklarını alarak Digora Xirap köyüne geri gitti. Agit’in ailesi onları iyi karşıladı ve bağırlarına bastı. Çocuklar burada Kürtçeyi öğrendi ve gelenekleriyle tanıştı. Yıllar geçtikçe Anna Kafkasya’nın kırsal bölgelerine uyum sağlayamadı ve geri dönmek istedi. Vasili ve Mary burada babalarıyla kalırken Fedor ve Kız kardeşi annesiyle gitti. Onlar sorunu anlayıp anlayışlı şekilde ayrılmışlardı. Vasili babasının yanında büyüdü Kürtler ona Vasiliye Belgo diye çağırıyorlardı. Fedor Lytkin genç yaşlarda okuma yazma öğrendi ve bir süre sonra koleje girdi. Burayı başarıyla bitirdikten sonra İrkuts gymnasium’a gitti. Daha gençken Puşkin, Lermontov, Nekrasov, N. Chernyshevsky Belinsky, Gorki’yi okudu ve şiir yazmaya başladı.

Genç Fedor babasından hiç kopmadı. Yaz tatillerinde sık sık Kafkasya’ya babasının yanına gidiyordu. Orada Kürtlerin arasında kendini rahat hissediyordu, Ezidi inanç ve ahlaki niteliklerini ve onların o zor koşullarda hayat tarzlarını izledi.

Bir yazısında şöyle diyordu: “İşte yine kendi köyündeyim yine mavi bir gökyüzü ve ağaç hışırtılarını dinliyorum. Garip biri olmalıyım Sibirya’dayken Kafkasya’nın akan sularını Kafkasya’dayken Sibirya’nın engin ormanlarını özlüyorum.” Sibirya’da yaşadığı sıralarda ise sık sık babasına mektup yazıp şiirlerini gönderiyordu.

Babasının köyünde ona Feriq diyorlardı bu yüzden Sibirya’da yazdığı şiirlerin adına Kürtçe ismi olan Feriq Polatbekov imzasını atıyordu. Fedor daha küçük yaştayken Kafkas halkları ile Sibiryalı emekçilerin zorlu yaşam koşulları ve Çarın baskılarına şahit olmuştu. Ona göre Çarlar monarşinin cesetleriydi. Onlar büyük kentlerde hayatlarını refah içinde geçirirken Sibirya, Kafkasya başta olmak üzere imparatorluğun diğer kesimlerindeki halk açlık ve yoksulluk içinde yaşıyordu.

YAZAR VE ŞAİRDİ

Fedor’un dostu Panteley Parnyakov Bolşeviklere katılarak burada Marksist bir grup kurdu. O da buraya katılmış ve Dekabırks koduyla tanınmıştı. Onlar her şeyden önce savaş karşıtıydılar ve bunun talancı karakterini teşhir ediyorlardı. O zaman “Bizim İşimiz” adlı dergiyi yayınladılar. Bu derginin şiarı o zaman Marksistlerde genel kabul gören ‘’Dünya işçileri birleşin” sloganıydı.

Dergide Fedor’un çarlık rejimine karşı ayaklanmaya çağıran yazıları vardı. Dergi çok küçük bir tiraj ile çıkıyordu ama çok el altından yayılıyor ve büyük bir kesim tarafından okunuyordu. Onunla bildiri ve bültenleri yayınlayarak halkı bilgilendirmeye çalışıyorlardı. Gazete de şiirler Feriq imzasıyla çıkıyordu. Artık halkın çoğu bunların Fedor Lytkin’e ait olduğunu biliyordu.

1915’de okul bitmek üzereyken kentin askeri yönetimi okulun müdürüne haber göndermiş şehirde “Bizim İşimiz” diye bir derginin yayınlandığını ve gereğinin yapılması talimatını göndermişti. İşbirlikçi okul müdürü hemen gereğini yapmış ve Fedor Lytkin’i okuldan atmıştı.

Fedor eğitimini tamamlamak için Eniseevsk kentine gitti. Ancak onun tecrit edilmesini isteyen ve çarın ajanları ve okul yönetimi onunla ilgili mektubu ondan önce ulaştırmışlardı. Eniseevsk’teki arkadaşları arasında 1905 ve 1907 devrimlerine katılan Bolşeviklerde vardı.

Onlar burada devrimci çalışmaları yürütürken 1917 Mart ayında burjuva demokratik devriminin gerçekleştiğini ve II Nicholas’ın tahtan indirildiği haberi ulaştı. Fedor buna çok sevindi. O devrimsel gelişmeyi dikkatle izliyor ve büyük bir coşkuyla katılıyordu. Rus devrimini tüm dünya dikkatle izliyordu ve artık çok az zamanın kaldığını biliyordu. Zaten o yıl yeni kurulan Rusya Komünist partisine katılmıştı. Fedor yoğun bir şekilde çalışıyor, okuyordu ve durmadan gazete ve dergilere yazıyordu. Onun şiir ve yazılarına Kafkas halkları ve Sibirya’nın yerli ve sürgün emekçilerinin hayatı damgasını vuruyordu.

LENİNLE GÖRÜŞEN TEK KÜRT BELKİ

Rus emekçi Bolşevik devrimcilerini özverili çalışmaları sonuç vermiş ve Ekim’de iktidar işçi Sovyetlere geçerek devrim gerçekleştirilmişti. Aynı yıl İrkutsk’da Sibirya’da Sovyetleri örgütlemek için merkez yürütme komitesi kuruldu ve başkanlığına Lenin ile çalışmış eski Bolşevik N.N Yakovlev seçilirken yardımcılığına ve basın sorumluğuna Fedor Lytkin getirildi.

14-16 Mart 1918 tarihinde Moskova da Sovyetleri dördüncüsü toplantısı yapıldı. Bu toplantısına Sibirya temsilcileri olarak O. Yakovlev, S. Lazo, B. Ryabikov ve F. Lytkin katıldılar. Onlar toplantı sırasında Lenin ile bir araya geldiler.

Devrim henüz oturmamıştı ki ABD ve Japon emperyalizminin oluşturduğu beyaz ordu Kornilov, Denikin Wrange, Kolçak karşı devrimcilerin komutasında Sibirya’da savaşa başladı. Beyaz müfrezeler Sibirya’a on binlerce emekçi ve devrimciyi katletti. Kolçak Sibirya’yı işgal ederek iktidarı ele geçirdi. 23 Ağustos Uruga demiryolu merkezinde Sibirya meclisinin son toplantısı yapıldı. Fedor’un başkan yardımcısı olarak yer aldığı Sibirya devrimci hükümetinin görevlerinin durdurulmasına ve gerilla savaşına geçilmesine karar verildi. Sibirya’yı savunma görevi F. Lytkin’in de içinde bulunduğu Sibirya koordinasyon kurulunun verildi.

Devrim saldırı ve geri çekilme Lytkin’in şiir ve yazılarıyla belgeleniyordu. Daha sonra Sovyetler buradaki sosyalist mücadelenin büyük kısmının onun şiir ve el yazmalarından oluşan kaynaklardan belgeledi ve ders kitaplarına geçirdi.

SONUNA KADAR BAĞLI KALDI

Yanındaki devrimcilerden V. Reabikov son günlerini şöyle anlatıyordu: ‘’Biraz ara verdik. Fedor bir ateş yaktı ve sonra kenarına oturdu. Uzamış sakallarıyla eski Lytkin’e çok benzemiyordu. Ama güçlü yapısı ve ateş gibi yanan gözleri onu ele veriyordu. Ateşin kenarında şapkasını çıkardı ve tekrar şiir okumaya başladı. Ateş yanıyor ve çevresindeki karı eritiyordu. Şiir herkesi büyük bir sessizliğe gömdü.”

Onlar burada biraz dinlendikten sonra Beşer ve yedişer kişilik gruplar halinde Olekminsk’e doğru yola çıktılar. Beyaz ordunun arkalarından geldiğinin farkında değillerdi. Beyaz Müfrezelerin bir kolu Lekov ve Litkin’in grubunun peşinden gitti. Onların gece dinlendikleri kampa baskın yapıp hepsini katlettiler. Böylece Fedor Matveevich Lytkina veya diğer adıyla Ferik Agitovich 1918 Ekiminde sosyalizmi savunurken hayatını kaybetti.

ANF NEWS AGENCY

10 Haziran 2011 Cuma

Kizil Veba...kitap



Düşmanı ininde yendik bin kez.
Her rüzgar ekişinde fırtına biçti.
Her ateş açışında yangınlara boğuldu. Ateş altında çelikleşti irademiz.
SELAM OLSUN UMUDU YARATANLARA..!


Sair demis ya ne gecmis tükendi,nede yarinlari,bütün yollar cikar devrime,gecmis degil,gelecek.Iste kendi tarihini damla damla cogaltan bir devrimci Jak London.Hepimizi onu Demir Ökce'den animsariz sosyalizmin erdem oldugu aclik,savas,isgal ve kapitalist despotizmin binlerce yillik tarihinden beslenen yazar,söz ko...nusu barisa,özgürlüge ve esitlige duyulan özlemin daglardan vardiyalara imgelemleridir Kizil Veba.Bu gün burjuva ve liberal sol büttün kesimleri kücügünden büyügünde kadar sosyalizmin toplumsal maddi gerceklerinden kaciyorlar.


Tarihe damgasini vuran toplumsal temel örgütlenme imge olarak sovyetlerdir,yani emekcilerin kendi verdikleri kararlari kendi uyguladiklari bir örgütleme bicimi,sosyal ve siyasal yasam arasinda ki ikiligi,yönetenlerin arasidaki isbölümünü ortadan kaldirmis ve toplumsal yasamda devlet olmaksizinda yürünebileceginin teorik ve pratik hattidir.Iste Jack London gezginci bir sürüvencidir,o toplumsal yasamin baldiri ciplaklarin icinde bir adim öne cikan kahramanidir....Bu barbarlik düzeninde ki yabancilasmanin kendi tarihini yapanlarin toplumsal yasama dair ac nefeslerin ortaklasmasinda karsi...Kapitalizmle kapitalizme karsitligi imgelemis,yoksullarin gözüyle,ezilenlerin düsleriyle...

berdan ildan

Yasak alfabe



sosyalizm,
yani şu demek ki, dayı kızı,
sosyalizm,
...senin anlayacağın yani,
el kapısının yokluğu değil de
imkansızlığı.
ekmeğimizde tuz,
kitabımızda söz,
ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,
yahut, başkası yel de,
sen yaprakmışsın gibi titrememek,
bunun tersi yahut...
sosyalizm,
devirmek dağları elbirliğiyle,
ama elimizin öz biçimi,
öz sıcaklığını yitirmeden.
yahut, mesela,
sevgilimizin bizden ne şan, ne para,
vefadan başka bişey beklemeyişi...
sosyalizm,
yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın,
yahut, mesela,
-bu seni ilgilendirmez henüz-
esefsiz,
güvenle,
emniyetle,
gölgeli bir bahçeye girer gibi
girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,
ve hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...
Tabiki komünizm henüz uygulanmış değildir. Komünizmin varolması için bir dünya devriminin olması gerekmektedir. Amaç ve mücadelemiz, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş aşaması olan sosyalizmi kurmaktır.Sosyalizmde devrim işçi sınıfı iktidarı aldıktan sonra bitmez.Henüz yeni başlamıştır.Devrimin ve sosyalizmin kalıcı olabilmesi için devrimin dünya çapında yayılması gerekmektedir. Sosyalizm, emeğin ve emekçinin düzenidir.Üretim kapitalistlerin elinde değildir! Üretim araçlarının üzerinde kolektif mülkiyet vardır ve planlı ekonomi üzerine oturtulmuştur. Sosyalizmin komünizmden farkını şu sözlerle özetleyebiliriz. Komünizm de herkes yeteneğince çalışır ihtiyacını alır. Sosyalizm de herkes emeğince çalışır emeğinin karşılığını alır. Sosyalizm bir öcü değildir!Sosyalizm anti emperyalist, anti faşist, anti militaristtir.Sosyalizm bir arada ve kardeşçe yaşamı savunur!Sosyalizm toplumsal yaşamın şu anda uygulanabilecek en güzel biçimidir!

Şunuda unutmamamız lazım Leo Huberman'ın sosyalizmin alfabesinde dediği gibi:

"Sosyalizm, yetkinlik getirmeyecektir.Bir cennet yaratmayacaktır. İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunların tümünü çözmeyecektir.Günahkarların evliya olması, cennetin yeryüzüne inmesi,tüm sorunlara çözüm bulunması ütopyacı sosyalistlerde olduğu gibi, yalnızca yapay olarak yaratılmış hayali toplum sisyemlerinde olur.Marksist sosyalistlerin böyle hayalleri yoktur.Sosyalizmin, yalnızca, insanlığın belirli gelişme aşamasındaki belirli sorunları çözümleyeceğini bilirler.Bundan fazlasını iddia etmezler.Ama bu kadarının bile yaşam düzenimizi geniş ölçüde değiştireceğini savunurlar."....


mavi dalgalar team

7 Haziran 2011 Salı

Karanlik cagin filizi...kitap


Karanlik cagin filizi....kitap



Insan yasayan,sorgulayan,düsünen,düsüngügünü teorik düzlemden yesilin pratigine gecirendir,iste budur insan emekci karasterlik düsündüren.Iste Karanlik Cagin Filizi bulutlara,yildizlara,rüzgarlarda,daglara,vardiyalara dair düsündürüyor,ögretiyor,umudu büyütüyor,dostlari,yoldaslari özlüyor ve hasret cogalt...iyoruz Sezai Ekinci yoldasin bu devrim romantimini okuyoruz.IYIKI BURADA/IYIKI BU SAFTAYMISIM diyoruz.Dönüp ardimiza baktigimizda biz ne cok yasamisim diyesim geliyor.,,,,,Yoldasi söyle tasvirlemis yeralti sularinda ki damlayi...........*Bazı insanlar için "7'sinde neyse 70'inde de o" denir. Sezai Ekinci'nin karakteristik özellikleri de son nefesine kadar öz olarak hiç değişmedi. 1975'lerin genç devrimcisi Sezai nasıl biriyse 27 yıl süren kesintisiz bir mücadele sürecinin ardından son nefesini veren komünist önder Sezai'si de aynıydı. Hep devrimin hamalı... Hep emekçi... Hep bağırtısız çağırtısız... Hep tereddütsüz... Hep gözükara...arka kapak....

Aydinlik beyinler ve yüreklerimizi aydinlatacagim tek sey yasak kitaplar,iste o yüzden ben cocuk gibi sevincliyim onlarin yoldaslari oldugum icin,sansliyim,yeni seyler ögreniyorum onlardan ve yasami celiklestirenlerden,ciceklere baris verenlerden,hasil-i kaln,özgür yarinlara saklamayiniz düslerinizi....

Umutlu düsler ülkesinde kardesce türküler ve siirler ve kitaplar okumaya,büyük emekci halk korosunun icinde ses olmaya,sesleri diger seslerle cogaltmaya devam edelim,gülüsleriniz kitaplar gibi eksik olmasin yüzünüzden...

Umutla sevinc ve coskuyla...!iyi okumalar..


berdan ildan

3 Haziran 2011 Cuma

sokaklarin dili


sokaklari seylersin kirmizi bir pankartin illegal harfinde/disarida firtina kopuyor/daglar silanlarin kokusunu tasiyor soluklarimiza/nasilsa isyandir bu gözlerinde cocuk/basini yükselt mavi gökyüzüne/ellerini birlestir emegin nasirli elleriyle/kelepcede olsa ucunda/at yüregini yeryüzüne/cocuksu gözlerinde büyüyecek volkan/günesle sevisecek yagmur/damlalar bulutla/devrim ise daglardan vardiyalara azadiyi naksedecek/senle cocuk......berdan ildan

1 Haziran 2011 Çarşamba

3 Haziran 1963




"O mavi gözlü bir devdi”, vasiyeti “Anadolu’ da bir köy mezarlığına gömülmek”ti. “Taş maş da istemiyordu”, “Başında bir de çınar ağacı“ olsaydı yetecekti. Fakat O emperyalistlerin uşaklarının en büyük “vatansever” olduğu bir ülkede hala bir “vatan hainiydi”. Ölümü sürgünde, ömrünü hapishanelere bıraktı, idamla yargılandı. Yaşamak şakaya gelmediğinden büyük bir ciddiyetle yaşadı, hem de hiç ölünmeyecekmiş gibi. Ve dışarıda 40 günlük yerde yaprak kıpırdasa O da oradaydı. İdamla yargılanıyorken “ölüm, bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nazım’a” diyerek, düşünceleri uğruna ölümden korkmadığını gösterecekti.

Kalbi hep en uzak yıldızla birlikte çarptı. Çünkü, “ya ölü yıldızlara götürecektik hayatı, ya da dünyamıza inecekti ölüm”. Bursa hapishanesine atarak tövbekâr olmasını bekleyenlere inat yoldaşlarına ve sevdiklerine gururla “sevdalınız komünisttir, yatar Bursa kalesinde. Mahpus ama zincirini kırmış da yatar” diyebilecek kadar ideallerine bağlıydı. Belki “yatacaktı 10 yıl-15 yıl, daha da yatacağından başka”, fakat O, “sallansaydım bir bayrak gibi ipin ucunda keşke” demeyecek, yaşamakta ayak direyecekti. Ve “asla kararmayacak”tı göğsünün sol tarafındaki cevahir.

Bugünlerde O’nun politik kimliğinden korkmaya devam edenler Nazım’ı sadece bir “aşk şairi” olarak anıyorlar. Ancak yine Nazım’ın şiirleri, hiçbir şiirinin politik kimliğinden ayrı düşünülemeyeceğini de gösteriyor. Çünkü “Topraktan, ateşten ve demirden hayatı yaratanların” işçi sınıfının şairiydi O. “Seviyorum insanları, sen kavgamın içinde bir insansın sevgilim, seni seviyorum, kavgamı seviyorum” derken, mevcut burjuva sömürü düzeninin tüm kurulu yapısıyla birlikte, değer yargılarının ve kültürünün de karşısında olduğunu ilan etmekteydi. “Zaten Tahir olmakta ayıp değildi, Zühre olmak da. Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değildi. Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekti”. O “bahçesinde ebruli, hanımeli açan evin yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını”. El kapılarının kapandığı, insanın bir başka insana kul olmadığı sosyalist bir düzendi arzuladığı. O, bilimsel sosyalizmi, şiirleştirerek anlatabilecek kadar özümsemişti. Yani “24 saat Marks”, “24 saat Engels”, “24 saat Lenin”di yaşam felsefesi.

İdealleriyle, O’nu hapishanelerde yok etmeye çalışan burjuva düzenin tüm engellerini aşıyor, etrafına örülen duvarları bir bir yıkıyordu. Nerede bir isyan, nerede bir başkaldırı olsa kalbi orada çarpıyordu. Yani, “mahpushane duvarlarının arkasındaki dışarıyla birlikte” yaşıyordu. Bazen Sarı Nehre doğru ilerleyen Çin devrimcilerinin yanında, bazen de Hitler faşizmine karşı savaşan partizanlarla oluyordu. Ve memleketini sevdiği için O da asılıyordu Tanya’yla birlikte. Moskova önlerinde dövüşüyordu sonra faşizme karşı. Ve mutluluğun resmini çizemese de, 1961 yazının ortasındaki Küba’nın mutluluğunu hayal edebiliyordu. Mustafa Suphilerle birlikte boğuluyordu Karadeniz’de ve saplanıyordu göğsüne 15 beş kara saplı bıçak. Ve “ballı incirleri hep beraber yiyebilmek ve yarin yanağından gayrı, her yer de hep beraber olabilmek için” kılıçtan geçiriliyordu Bedrettin’in 10 bin müridiyle birlikte. Destanında “yalnız onların maceraları vardı”. Çünkü biliyordu ki; “sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak nasıl çıkardı karanlıklar aydınlığa.”

İşte bugün, ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, emeğimizin, alınterimizin yerli ve emperyalist tekellere resmi satışının imzalandığı parlamentolarından çıkaracakları kararlarla, O’nu hala daha “vatandaş Nazım” yapmak istiyorlar. Ancak Nazım’ın memleket sevgisi “kasaların ve çek defterlerinin içindekiler” değildi. “Şose boylarında açlıktan gebermek, kışın soğuktan it gibi titremek ve sıtmadan ölmek de değildi. Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topu da değildi” Nazım Hikmet için vatan.

O “kardeşlerim bakmayın sarı saçlı, mavi gözlü olduğuma, ben Asyalı’yım, Afrikalı'yım” derken, “ve bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşanacak bir gelecekten bahsediyordu. İşte o gelecekte, “Paranın padişahlığı ve yobazın karanlığı” hüküm sürmeyecek, “ve insanlar ellerini korkmadan, düşünmeden, birbirlerinin ellerine bırakarak, yıldızlara bakarak; ‘yaşamak ne güzel şey’ diyeceklerdi.” O’nun arzuladığı gelecekte 17 yaşında çocuklar yaşı büyütülerek asılamayacak, kurşunlanamayacaktı. Hep birlikte “güzel günler görülecek, motorlar ışıklı maviliklere sürülecekti”.

3 Haziran 2008...

45 yıldır Nazım Hikmet şiirleriyle yanı başımızda, aramızda. Ama Anadolu’da bir köy mezarlığında değil, Moskova’da bir gömütlükte yatıyor. Başında bir çınar ağacı da yok. Fakat hala “günler ağır, günler ölüm haberleriyle geliyor” ve yine “bize bir parça hüzün bırakarak dimdik gidiyor ölülerimiz, ve biz yine gözyaşı göstermeden ağlamaya devam ediyoruz” gelen ölüm haberlerine. Ancak herşeye rağmen Nazım’ın umudu olan “tohumların tohumu, serpilip gelişen Türkiye işçi sınıfı” bizim de umudumuz olmaya devam ediyor. Çünkü “beklenen günler, güzel günler ellerinizdedir. Haklı günler, büyük günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri…” Ve mutlaka; “dolaşacaktır elbette, en güzel elbisesiyle, işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet”.

Nazım’ı hapishanelerde teslim alamayanlar, onun adını ders kitaplarına, tekelci bankaların yayınlarına hapsetmeye çalışmaktalar. Adını büyük puntolarla “vatan haini” yazan gazeteler ise artık çoktan Ondan “büyük Türk şairi” diye bahsediyorlar. “Arkadaşlarının kanlı kesik başlarını altın tepsilerde satan”, ‘köşe yazarı aydınları’, belki de yine denize karanfiller bırakıp, şiirlerini okuyarak onu yadedecekler. Yani yine, “ellerimizden geçinen herkes” ona dair yalan söyleyecek.

Fakat bu kez “bir vapur geçmeyecek Varna önünden” ve onu sadece mısralarına ihanet etmeyenler duyacak. Ve bizler, dillerimizde onun şiirleri ve gelecek “güzel günlere” dair inancımızla safları sıklaştırmaya devam edeceğiz. Ve “Bizden sonra gelenler demir parmaklıklardan değil, asma bahçelerinden seyredecekler bahar sabahlarını, yaz akşamlarını”...


Seni unutmadık, unutturmayacağız Nazım Hikmet!