10 Haziran 2011 Cuma

Yasak alfabe



sosyalizm,
yani şu demek ki, dayı kızı,
sosyalizm,
...senin anlayacağın yani,
el kapısının yokluğu değil de
imkansızlığı.
ekmeğimizde tuz,
kitabımızda söz,
ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,
yahut, başkası yel de,
sen yaprakmışsın gibi titrememek,
bunun tersi yahut...
sosyalizm,
devirmek dağları elbirliğiyle,
ama elimizin öz biçimi,
öz sıcaklığını yitirmeden.
yahut, mesela,
sevgilimizin bizden ne şan, ne para,
vefadan başka bişey beklemeyişi...
sosyalizm,
yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın,
yahut, mesela,
-bu seni ilgilendirmez henüz-
esefsiz,
güvenle,
emniyetle,
gölgeli bir bahçeye girer gibi
girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,
ve hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...
Tabiki komünizm henüz uygulanmış değildir. Komünizmin varolması için bir dünya devriminin olması gerekmektedir. Amaç ve mücadelemiz, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş aşaması olan sosyalizmi kurmaktır.Sosyalizmde devrim işçi sınıfı iktidarı aldıktan sonra bitmez.Henüz yeni başlamıştır.Devrimin ve sosyalizmin kalıcı olabilmesi için devrimin dünya çapında yayılması gerekmektedir. Sosyalizm, emeğin ve emekçinin düzenidir.Üretim kapitalistlerin elinde değildir! Üretim araçlarının üzerinde kolektif mülkiyet vardır ve planlı ekonomi üzerine oturtulmuştur. Sosyalizmin komünizmden farkını şu sözlerle özetleyebiliriz. Komünizm de herkes yeteneğince çalışır ihtiyacını alır. Sosyalizm de herkes emeğince çalışır emeğinin karşılığını alır. Sosyalizm bir öcü değildir!Sosyalizm anti emperyalist, anti faşist, anti militaristtir.Sosyalizm bir arada ve kardeşçe yaşamı savunur!Sosyalizm toplumsal yaşamın şu anda uygulanabilecek en güzel biçimidir!

Şunuda unutmamamız lazım Leo Huberman'ın sosyalizmin alfabesinde dediği gibi:

"Sosyalizm, yetkinlik getirmeyecektir.Bir cennet yaratmayacaktır. İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunların tümünü çözmeyecektir.Günahkarların evliya olması, cennetin yeryüzüne inmesi,tüm sorunlara çözüm bulunması ütopyacı sosyalistlerde olduğu gibi, yalnızca yapay olarak yaratılmış hayali toplum sisyemlerinde olur.Marksist sosyalistlerin böyle hayalleri yoktur.Sosyalizmin, yalnızca, insanlığın belirli gelişme aşamasındaki belirli sorunları çözümleyeceğini bilirler.Bundan fazlasını iddia etmezler.Ama bu kadarının bile yaşam düzenimizi geniş ölçüde değiştireceğini savunurlar."....


mavi dalgalar team

7 Haziran 2011 Salı

Karanlik cagin filizi...kitap


Karanlik cagin filizi....kitap



Insan yasayan,sorgulayan,düsünen,düsüngügünü teorik düzlemden yesilin pratigine gecirendir,iste budur insan emekci karasterlik düsündüren.Iste Karanlik Cagin Filizi bulutlara,yildizlara,rüzgarlarda,daglara,vardiyalara dair düsündürüyor,ögretiyor,umudu büyütüyor,dostlari,yoldaslari özlüyor ve hasret cogalt...iyoruz Sezai Ekinci yoldasin bu devrim romantimini okuyoruz.IYIKI BURADA/IYIKI BU SAFTAYMISIM diyoruz.Dönüp ardimiza baktigimizda biz ne cok yasamisim diyesim geliyor.,,,,,Yoldasi söyle tasvirlemis yeralti sularinda ki damlayi...........*Bazı insanlar için "7'sinde neyse 70'inde de o" denir. Sezai Ekinci'nin karakteristik özellikleri de son nefesine kadar öz olarak hiç değişmedi. 1975'lerin genç devrimcisi Sezai nasıl biriyse 27 yıl süren kesintisiz bir mücadele sürecinin ardından son nefesini veren komünist önder Sezai'si de aynıydı. Hep devrimin hamalı... Hep emekçi... Hep bağırtısız çağırtısız... Hep tereddütsüz... Hep gözükara...arka kapak....

Aydinlik beyinler ve yüreklerimizi aydinlatacagim tek sey yasak kitaplar,iste o yüzden ben cocuk gibi sevincliyim onlarin yoldaslari oldugum icin,sansliyim,yeni seyler ögreniyorum onlardan ve yasami celiklestirenlerden,ciceklere baris verenlerden,hasil-i kaln,özgür yarinlara saklamayiniz düslerinizi....

Umutlu düsler ülkesinde kardesce türküler ve siirler ve kitaplar okumaya,büyük emekci halk korosunun icinde ses olmaya,sesleri diger seslerle cogaltmaya devam edelim,gülüsleriniz kitaplar gibi eksik olmasin yüzünüzden...

Umutla sevinc ve coskuyla...!iyi okumalar..


berdan ildan

3 Haziran 2011 Cuma

sokaklarin dili


sokaklari seylersin kirmizi bir pankartin illegal harfinde/disarida firtina kopuyor/daglar silanlarin kokusunu tasiyor soluklarimiza/nasilsa isyandir bu gözlerinde cocuk/basini yükselt mavi gökyüzüne/ellerini birlestir emegin nasirli elleriyle/kelepcede olsa ucunda/at yüregini yeryüzüne/cocuksu gözlerinde büyüyecek volkan/günesle sevisecek yagmur/damlalar bulutla/devrim ise daglardan vardiyalara azadiyi naksedecek/senle cocuk......berdan ildan

1 Haziran 2011 Çarşamba

3 Haziran 1963




"O mavi gözlü bir devdi”, vasiyeti “Anadolu’ da bir köy mezarlığına gömülmek”ti. “Taş maş da istemiyordu”, “Başında bir de çınar ağacı“ olsaydı yetecekti. Fakat O emperyalistlerin uşaklarının en büyük “vatansever” olduğu bir ülkede hala bir “vatan hainiydi”. Ölümü sürgünde, ömrünü hapishanelere bıraktı, idamla yargılandı. Yaşamak şakaya gelmediğinden büyük bir ciddiyetle yaşadı, hem de hiç ölünmeyecekmiş gibi. Ve dışarıda 40 günlük yerde yaprak kıpırdasa O da oradaydı. İdamla yargılanıyorken “ölüm, bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nazım’a” diyerek, düşünceleri uğruna ölümden korkmadığını gösterecekti.

Kalbi hep en uzak yıldızla birlikte çarptı. Çünkü, “ya ölü yıldızlara götürecektik hayatı, ya da dünyamıza inecekti ölüm”. Bursa hapishanesine atarak tövbekâr olmasını bekleyenlere inat yoldaşlarına ve sevdiklerine gururla “sevdalınız komünisttir, yatar Bursa kalesinde. Mahpus ama zincirini kırmış da yatar” diyebilecek kadar ideallerine bağlıydı. Belki “yatacaktı 10 yıl-15 yıl, daha da yatacağından başka”, fakat O, “sallansaydım bir bayrak gibi ipin ucunda keşke” demeyecek, yaşamakta ayak direyecekti. Ve “asla kararmayacak”tı göğsünün sol tarafındaki cevahir.

Bugünlerde O’nun politik kimliğinden korkmaya devam edenler Nazım’ı sadece bir “aşk şairi” olarak anıyorlar. Ancak yine Nazım’ın şiirleri, hiçbir şiirinin politik kimliğinden ayrı düşünülemeyeceğini de gösteriyor. Çünkü “Topraktan, ateşten ve demirden hayatı yaratanların” işçi sınıfının şairiydi O. “Seviyorum insanları, sen kavgamın içinde bir insansın sevgilim, seni seviyorum, kavgamı seviyorum” derken, mevcut burjuva sömürü düzeninin tüm kurulu yapısıyla birlikte, değer yargılarının ve kültürünün de karşısında olduğunu ilan etmekteydi. “Zaten Tahir olmakta ayıp değildi, Zühre olmak da. Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değildi. Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekti”. O “bahçesinde ebruli, hanımeli açan evin yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını”. El kapılarının kapandığı, insanın bir başka insana kul olmadığı sosyalist bir düzendi arzuladığı. O, bilimsel sosyalizmi, şiirleştirerek anlatabilecek kadar özümsemişti. Yani “24 saat Marks”, “24 saat Engels”, “24 saat Lenin”di yaşam felsefesi.

İdealleriyle, O’nu hapishanelerde yok etmeye çalışan burjuva düzenin tüm engellerini aşıyor, etrafına örülen duvarları bir bir yıkıyordu. Nerede bir isyan, nerede bir başkaldırı olsa kalbi orada çarpıyordu. Yani, “mahpushane duvarlarının arkasındaki dışarıyla birlikte” yaşıyordu. Bazen Sarı Nehre doğru ilerleyen Çin devrimcilerinin yanında, bazen de Hitler faşizmine karşı savaşan partizanlarla oluyordu. Ve memleketini sevdiği için O da asılıyordu Tanya’yla birlikte. Moskova önlerinde dövüşüyordu sonra faşizme karşı. Ve mutluluğun resmini çizemese de, 1961 yazının ortasındaki Küba’nın mutluluğunu hayal edebiliyordu. Mustafa Suphilerle birlikte boğuluyordu Karadeniz’de ve saplanıyordu göğsüne 15 beş kara saplı bıçak. Ve “ballı incirleri hep beraber yiyebilmek ve yarin yanağından gayrı, her yer de hep beraber olabilmek için” kılıçtan geçiriliyordu Bedrettin’in 10 bin müridiyle birlikte. Destanında “yalnız onların maceraları vardı”. Çünkü biliyordu ki; “sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak nasıl çıkardı karanlıklar aydınlığa.”

İşte bugün, ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, emeğimizin, alınterimizin yerli ve emperyalist tekellere resmi satışının imzalandığı parlamentolarından çıkaracakları kararlarla, O’nu hala daha “vatandaş Nazım” yapmak istiyorlar. Ancak Nazım’ın memleket sevgisi “kasaların ve çek defterlerinin içindekiler” değildi. “Şose boylarında açlıktan gebermek, kışın soğuktan it gibi titremek ve sıtmadan ölmek de değildi. Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topu da değildi” Nazım Hikmet için vatan.

O “kardeşlerim bakmayın sarı saçlı, mavi gözlü olduğuma, ben Asyalı’yım, Afrikalı'yım” derken, “ve bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşanacak bir gelecekten bahsediyordu. İşte o gelecekte, “Paranın padişahlığı ve yobazın karanlığı” hüküm sürmeyecek, “ve insanlar ellerini korkmadan, düşünmeden, birbirlerinin ellerine bırakarak, yıldızlara bakarak; ‘yaşamak ne güzel şey’ diyeceklerdi.” O’nun arzuladığı gelecekte 17 yaşında çocuklar yaşı büyütülerek asılamayacak, kurşunlanamayacaktı. Hep birlikte “güzel günler görülecek, motorlar ışıklı maviliklere sürülecekti”.

3 Haziran 2008...

45 yıldır Nazım Hikmet şiirleriyle yanı başımızda, aramızda. Ama Anadolu’da bir köy mezarlığında değil, Moskova’da bir gömütlükte yatıyor. Başında bir çınar ağacı da yok. Fakat hala “günler ağır, günler ölüm haberleriyle geliyor” ve yine “bize bir parça hüzün bırakarak dimdik gidiyor ölülerimiz, ve biz yine gözyaşı göstermeden ağlamaya devam ediyoruz” gelen ölüm haberlerine. Ancak herşeye rağmen Nazım’ın umudu olan “tohumların tohumu, serpilip gelişen Türkiye işçi sınıfı” bizim de umudumuz olmaya devam ediyor. Çünkü “beklenen günler, güzel günler ellerinizdedir. Haklı günler, büyük günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri…” Ve mutlaka; “dolaşacaktır elbette, en güzel elbisesiyle, işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet”.

Nazım’ı hapishanelerde teslim alamayanlar, onun adını ders kitaplarına, tekelci bankaların yayınlarına hapsetmeye çalışmaktalar. Adını büyük puntolarla “vatan haini” yazan gazeteler ise artık çoktan Ondan “büyük Türk şairi” diye bahsediyorlar. “Arkadaşlarının kanlı kesik başlarını altın tepsilerde satan”, ‘köşe yazarı aydınları’, belki de yine denize karanfiller bırakıp, şiirlerini okuyarak onu yadedecekler. Yani yine, “ellerimizden geçinen herkes” ona dair yalan söyleyecek.

Fakat bu kez “bir vapur geçmeyecek Varna önünden” ve onu sadece mısralarına ihanet etmeyenler duyacak. Ve bizler, dillerimizde onun şiirleri ve gelecek “güzel günlere” dair inancımızla safları sıklaştırmaya devam edeceğiz. Ve “Bizden sonra gelenler demir parmaklıklardan değil, asma bahçelerinden seyredecekler bahar sabahlarını, yaz akşamlarını”...


Seni unutmadık, unutturmayacağız Nazım Hikmet!

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Hasretinden prangalar eskittim...siir kitabi




Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı...
"Kürdün Gelini"ni söyler maltada biri,
Bense volta'dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu...Ömrünü yatirmis musallat tasina asi bir ozan o.Atesin ve günesin izini yalcin daglarda otuz üc kursunla Muglalidan hesap sorandir Ahmed Arif.Daglardan sürgün sehir vardiyalarina siir okur Haziran'da ölmek zor diyerek.Uyur uyanik seher yeli talan edilen baris ve kayip analarin cigligidir sehildan jiyane.Uy hawar Muhammed isa askina diyerek meydan okur haramilerin saltanatlarini,Dicledir,Firattir,Botandir,Mem ü Jindir Ahmed Arif.Biliyorum, "sen de mi?" diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya...diyerek Körogludur,Pirsultandir,Börtlücedir,Seyid Riza ü Aliser ile Zerifedir sonra Karayilan,Mechul askerdir imgeleri.Mezapotamyandan Anadoluya kardeslik cagrisiri Ahmed Arif.Utanirim utanirim fukaraliktan/ele güne karsi ciplak ve üsür fidemleri diyerek umud damitir gökce devrimci düslere,sürgün hircin varostur Altindagin yoksullarini anlatir sair.Yüreginde Anadoludur,Otuz üc kursundur,ay karanliktir/yanliz degilsindir,aksam erken iner mahpusaneye,bu zindan,bu kirgin,bu can pazari macera degildir,o bastan basa KÜRDISTAN'dir...Kalbim dinamit kuyusu
Şafakları;
Taaa şafakları
Nice bir
…Yangınları düşer alın çatıma
Gencecik ölüme gitmenin.
Yığılır boşkovanlar, dumanlı
Ve susar mitralyözler kuytularda.
Suskundur,
Karanlıktır,
Kayıtsızdır,
Her namlu.
Beni kurşunlar götürür
Kollarım vurulu
Gözlerim açık.
Şafakları,
Taaa şafakları....berdan ildan

3 Mayıs 2011 Salı

Secimlerde ergenekoncu balo


Gecmiste ergenekoncu sömürgeci fasist rejimin parlementoda ki yavru kurt CHP,MHP,ANAP,BBP,SP ve onlarin esas yöneticileri MGK araciligiyla Agar/Bucak/Menir/Meral Aksener/Sendiller,Yazicioglu ve onlarca katileri mecliste toplayip onlara dokunulmazlik bahsedenler yine haril haril ergenekoncu fasist militaris gücleri meclise tasimak icin bir birleriyle yarisiyorlar;Simdi yeniden fasistleri,katileri,hirsizlari,halk düsmanlarini,cetecileri,dolandiricilari aklamak icin icin 12 Haziran secimlerine yogun calisiyorlar.Sinan Aygün/Haberal ve onlarca fasist CHP ve MHP ile AKP ile diger partilerden aday.Üstelik bu kez vatan icin köy yakanlar,vatan icin cocuklari infaz edenler,vatan icin gazetecileri katledenler,vatan icin gözaltinda kaybedenlere vatan icin cocuklara tecavüz eden,hirsiz ve ayyas takimilarindan var.Iste burjuvazinin bu partilerine verceginiz oylarin nereye gideceginin cok somut bir örnegi/Gücenmeyin CHP'yi güclendirenler ama bu gercek.

Neyzen Tevfik bu halk düsmanlarina söyle seslenmis......Kime sordumsa seni,dogru cevap vermediler/kimi alcak/kimi hirsiz/kimi deyyus dediler/Künyeni almak icin partine,ettim telefon/bizde kayda göre simdi o mebus degildir diye cevap vermis...Gürsel Tekine gelen soruya ne güzel kapak bu Neyzen siiri....Oda söyle demisti Siyaset Meydaninda...gecmisi bizi ilgilendirmez,partiye üye olan her kes aday olabilir/Ona hatirlatirim ki ÖZKAN TEKIN'i bu senin aday gösterdigin fasist katiller infaz ettiler Okmeydaninda....

yüzleri yok kizarsin domates gibi hani...Oylar bagimsiz sosyalist tutuklu gazetecilere ve BDP adaylarina.....


berdan ildan

1 Mayıs 2011 Pazar

Sehid Namirin


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o “an”
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!”


Kavgada ölenler daima dövüşerek ölüyor ve güneşe gömülüyorlardı. Matemlerini tutmaya vakit olmuyordu. Spartaküs’ten beri böyleydi bu. Sömürülenler ve ezilenlerin öfkesine tercüman olup yola düşenler, güneşi zapt etmeye çıkanlar düştüklerinde güneşe, halklarının yürekleri ve belleklerine gömülüyor, süren mücadelenin bayrağı oluyorlardı. Deniz, yanında vurulan Taylan Özgür’ün ölümüne ağlayamamış, matemini tutamamıştı. Tıpkı Vedat Demircioğlu’na, Sinan’a, Kadir’e, Alpaslan’a ağlayamadığı gibi. Devam etmişti mücadelesine. Bir son isteği de olmuştu ama; Taylan’ın yanına gömülmek istemişti. Bu bile yerine getirilmemişti!
Oysa birlikte liseden, üniversiteden başlamışlardı hak aramaya. Özerk demokratik üniversite istemişlerdi birlikte. Eğitim sistemine dair başka pek çok talepleri vardı. Özgürlük istemekteydiler. Atıldıkları hürriyet kavgasıydı. Nâzım’ın dediği gibi:
“Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.”

Yürüdüler karanlığın üzerine...
Çok, pek çok yürümüşlerdi, dalga dalga olmuşlardı kitapları, türküleri ve bayraklarıyla. Karanlığın üzerine yürümüşlerdi binlerle, onbinlerle.
Ama en çok bağımsızlık talep etmişlerdi. Kurtuluş Savaşı’ndan güç almış, onun yarım bıraktıklarını tamamlamak istemişlerdi. NATO’ya girmişti Türkiye. Kore’ye Amerikan emperyalizminin peşinde ve tamamen onun emperyalist çıkarları için asker göndermişti. Yüzden çok ikili anlaşma imzalamıştı ABD’yle. Üsler vermişti. Ülkenin bir kısım topraklarında Amerikan bayrağı dalgalanıyordu. Ve ülkeyi topun ağzına koyan atom başlıklı füzeler yerleştirilmişti buralarda, Sovyetler Birliği’ne karşı. Ve 6. filosu limanlarından çıkmıyordu Türkiye’nin. Vietnam elçisi Commer, Türkiye’ye gönderiliyordu. Daha önceden Eisonhower burslu Demirel, başbakan olarak gönderilmişti. Amerikan tekeli Morrison’dan gelmişti, lakabı “Morrison Süleyman”dı. Ülke çoktan yabancı sermayenin talan alanına dönmeye başlamıştı. İşbirlikçi tekeller gericiliğin başlıca kaynağıydı. Denizlerse memleketlerini seviyorlardı. Yurtseverlerdi.

Nazım ne güzel anlatmıştı:

“En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,
günün birinde, meselâ, Amerika’ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle,
hürsün!
Yapışır yakana kopası elleri Valstrit’in,
günün birinde, diyelim ki, Kore’ye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle,
hürsün!
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle, hürsün!

Amerikan işbirlikçiliğine, Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine bağımlı kılınmasına itiraz etmişler ve asılma hürriyetlerini kullanmışlardı!
Hasretleri, özgür ve kardeşçe yaşamaydı. Özlemleri kuşkusuz sosyalizmdi.
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...” diyorlardı.
“Kökleri dışarıda” diyenler çıkmıştı. Ama hiçbirinin adı-sanı hatırlanmıyor. Yurt sevgisiyle ve demokratik bir ülke için mücadeleleriyle, ezilenlerin “ah”ından aldıkları güçle ve kendilerini sadece ve sadece halka emanet ederek, toprağına ve halkına en derinden kök salanlardandılar.

“Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim” dizeleri dillerindeydi.
Bu toprak herkesten çok onlarındı. Bir Kurtuluş Savaşı’nda kanlarını dökenlerin, bir de onların. Bu cehennem ve bu cennet vatan onlarındı. “Cennet”ten tuttular, tümüyle cennet kılmaya uğraştılar. Cennetin hakkını verdiler. Ama “cehennem”in de hakkını verdiler. Cehennem onları, ayakkabılarını bile bağlamaya fırsat vermeden darağacına çıkardı.
Ancak Deniz’leri, Türkiye’nin bu yüz akı devrimci militanlarını yalnızca yurtseverlikleriyle tanımlamak, onlara haksızlık olur. Yürekleri emperyalizme karşı mücadele verilen dünyanın dört bir köşesinde atıyordu. Vietnam’da, Küba’da ve tüm mücadeleci Latin Amerika’da, Asya ve Afrika’nın ezilen halklarının mücadelesindeydiler. Che’ye selam gönderiyor, Amerikan işgaline karşı yurdunu savunan Ho Chi Minh ile birleşiyorlardı. Dünyanın tüm antiemperyalist direnişlerinden, sosyalist ve ulusal devrimleri ve devrimcilerinden esinleniyorlardı. Taranta Babu da onlarındı, Tanya da. Üstelik Tanya onların geleceğini daha on sekizindeyken önceden yaşamıştı. Deniz, Tanya’yı henüz idamı gündeme gelmediğinde de hiç dilinden düşürmezdi:
“Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
soluk aldırmayın faşistlere yakın, yıkın, öldürün....
bir alman vurdu ağzına partizanın
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler teslim olun vakit varken...”

Safları sıklaştırın çocuklar!
Dünya ve Türkiye’de olup bitenlere bakarak kararlarını vermişlerdi çoktan. Bir yandan sosyalizme, 8 Mayıs’ta kazanılan, başında Stalin’in olduğu antifaşist kavgaya bağlıydılar.
“Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar. Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır” diyorlardı.
Öte yandan kavgaya girmişlerdi. Kararları karardı. Geri dönmek yoktu, sonuna kadar yürüyeceklerdi:

“Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”

Ve Türkiye işçi sınıfına selam duruyor, fabrikaları ve işçi evlerini mekan tutuyor, onlarla eğitim çalışmaları yapıyor, yardımlarına koşuyorlardı. 15-16 Haziran’da örneğin işçi yürüyüş kollarında, hatta “Siz yürüyüşü, eylemi iyi bilirsiniz, gelin” diyen işçilerin isteğiyle kolların başındaydılar. İşçi örgütü kurmuyorlardı, ama işçilerden ayrılmamaya bakıyorlardı. Mücadelelerinin mesajı da en başta buradan oldu:
“Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza. Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!”


yeralti sulari emekcileri